| ||||||||||||||
| Anasayfa | Fetvahane | Gönenli Hoca | Hac İbadeti | Vaazlar | Haber Ara | Anketler | Sitene Ekle | RSS Kaynağı | ||||||||||||||
KATEGORİLERHABER ARAEN ÇOK OKUNANLAR |
Bireysel Emeklilik, Hayat Sigortası Ve Sigorta
Sigortaya nasıl bakıyorsunuz? Acaba kaskolar da caiz olan sigortaya girer mi?
BİREYSEL EMEKLİLİK, HAYAT SİGORTASI VE SİGORTA: Sigorta Sigortaya nasıl bakıyorsunuz? Acaba kaskolar da caiz olan sigortaya girer mi, hayat sigortasına uygun değil diyorlar ne buyurulur? Cevap: İslam'a uygun olan bir sigorta kurumu oluşturmak mümkündür. Malezya'da böyle bir kurum vardır ve başarı ile işletilmektedir. Bu sigortanın esası şudur: Malını sigorta ettirmek isteyenler sigorta kurumuna gelip üye olurlar ve belli bir -yıllık, aylık- bedel öderler, bu para onların namına kaydedilir, toplanan paraların belli bir miktarı hasarları ödemek için ayrılır, geri kalan ile yatırım ve ticaret yapılır, buna da bütün üyeler ortaktır, bu ticaretin geliri bazen o kadar olur ki, hem bütün üyelerin "bu şekilde sigortalı" hasarları ödenir, hem de üstüne para kazanırlar. Gelir fazla olmazsa hasarlar fondan (toplanan paradan) ödenir. Kurumun giderleri de yine fondan ve ticari gelirden karşılanır. Türkiye'de böyle bir sigorta kurumuna izin verilmedi. Bu sebeple -yani İslam'a uygun olan sigorta kurumu bulunmadığı için- ve müslümanların da araba, ev, dükkan, mal, sağlık gibi değerlerini hasar ve zarara karşı yardımlaşarak korumaya (zarar gördüğünde yerine koymaya, yaptırmaya, tedavi ettirmeye...) ihtiyaçları olduğu için, mevcut sigorta şirketlerine bunları sigorta ettirmeleri -fıkıhta zaruret saylan bu ihtiyaç sebebiyle- caizdir. Kasko da böyledir. Hayat sigortasının hasar, zarar ve ortaklaşa telafi ile bir ilgisi yoktur; hayat sigortası para verip karşılığında para alma esasına göre işler; bu sebeple faizciliğe girer ve caiz değildir. http://www.hayrettinkaraman.net/yazi/hayat2/0170.htm Devletin kurduğu ve yürüttüğü kurumlardan emekli olmakla banka ve sigorta şirketlerinin yaptığı bireysel emeklilik ve hayat sigortası hüküm bakımından farklıdır. Birincisine cevaz verilmiştir. İkincisi (yani bankaların ve sigorta şirketlerinin yaptıkları bireysel emeklilik ile hayat sigortası) caiz değildir; bunun anlamı bankanın veya şirketin paranızı faizle işletip fazlasıyla (faizi ile) geri vermesinden ibarettir; banka ve şirketin amacı paradan para kazanmaktır. http://www.hayrettinkaraman.net/yazi/hayat2/0192.htm Soru: Hayat sigortası caiz midir? Cevap: Bir kimseden belli zamanlarda belli miktarda para alınıyor, bu para diğerlerinden alınanlarla beraber çeşitli yollardan nemalandırılıyor, yine önceden belli bir nisbeti, belli zaman geçince o kimseye (sigortalıya) ödeniyor. Bunun meşrû olabilmesi için yapılan işlem, İslâm hukukuna göre meşrû olan bir hukuki işlem (muâmele) olmalı, para da meşrû şekillerde nemalandırılmalı, helâl-haram kaidelerine riâyet edilmelidir. İmdi meselemizi bu umumi kaide içinde ele aldığımızda karşımıza şöyle bir tablo çıkmaktadır: Sigortalının ödediği para "ödünç" olsa, alacağı ancak verdiği kadar olur, fazlası faizdir. Sigortalının ödediği para ortaklık sermayesi olsa, bu takdirde kâr ve zararda ortaklık sözkonusu olmalıdır. Sigortada, sigortalıya ait kâr ve zarar, nisbet (oran) olarak önceden belirlenmediğine göre buna "kâr ve zararda ortaklık" demek de mümkün değildir; çünkü daha kâr belli olmadan sigortalıya verilecek miktar belli olmaktadır. Ayrıca sigorta şirketlerinin hemen tamamının bankalarla alâkası vardır, bir kısmı ise zâten bankaların yan kuruluşları gibidir. Toplanan sigorta primleri, haram-helâl kaidelerine riâyet edilmeden nemalandırılmaktadır. İşte bu sebeple "adına hayat sigortası vb. denilen" mezkûr işlem, İslâma göre meşrû değildir. http://www.hayrettinkaraman.net/kitap/helalharam/0227.htm Soru: Hayat sigortaları konusunda düstur nedir? Araba kaskosu benzeri uygulamalar var. Yani, bir yıl için sağlık-ölüm olmazsa prim yanıyor, aksi halde tazminat alınıyor. Cevap: Hayat sigortasının, riski paylaşma ile bir alakası yoktur. Bu sigorta, daha fazla veya ileride- gelir sağlamak için bugünden/önceden ödeme yapmaktan ibarettir ve az verip çok almak, kazanırken verip, kazanamaz hale gelince almak kastından kaynaklanır. Hayat sigortası, bir zaruret olarak ancak şu durumda meşru olabilir: Bir gün çalışamaz ve kazanamaz hale gelince bir geliri, bakacak bir kimsesi olmayanlar hayat sigortası yaptırırlar. O gün gelince başka kaynaktan geçimleri olursa, yatırdıkları para ve onun enflasyon farkını alır, geri kalanı yoksullara dağıtırlar. Geçinecek başka kaynakları olmazsa sigorta tazminatı ile geçinirler. http://www.hayrettinkaraman.net/sc/00121.htm Büyük Üstad Prof. M. Ebû-Zehra'nın Cevabî Yazısı (Sonradan Hadâratü'l-İslâm dergisinde bizzat neşrettiği şekliyle alınmıştır.) 1. Bu mevzûda söz edenlerin bir kısmı bütün nevileriyle ve detaylarıyla sigortayı mubah (serbest) görmüşler; hiçbir kayıt koymamışlardır; ancak dostumuz büyük âlim Prof. M. ez-Zerka akitlerin fâizden arınmış olması kaydını koymaktadır. 1 Diğer bir grubun sözlerinden de öyle anlaşılıyor ki; onlar da sigortayı mutlak olarak menediyor; haram biliyorlar. Fakat sözleri üzerinde iyi düşünen anlıyor ki, bunların îtirâz hedefi, taraflardan biri şirket, diğeri ise ferdler veya başka bir şirket olan sigortadır. Çünkü ileri sürdükleri bütün deliller bu nevi sigortaya yöneliyor; zarar burada, kumar burada cârî oluyor; delîller de buna uygun düşüyor. Üçüncü grup, şirket ile ferdler veya ticârî, sınaî v.b. şirketler arasındaki akitlerle meydana gelen sigortayı açık olarak tecviz etmiyor; fakat bütün sigortacıların, sigortalılardan ibaret oldukları, karşılıklı yardımlaşmaya bağlı sigortayı helâl görüyorlar. Bu bir topluluğun yaptığı karşılıklı yardım aktidir. Bazen da hükümetin, bütün idâresi altındakilere gerekli kıldığı sistem şeklinde gerçekleşir. Bu nevi sigortayı câiz görüyorlar, çünkü birincisinin helâl olmasına mânî şüpheler burada yoktur. Ve çünkü karşılıklı yardım Kur'ân-ı Kerim'in nassı ile sâbittir. "İyilik ve takvâ üzerine yardımlaşın, günâh ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayın." (el-Mâide: 5/2) Şüphe yok ki bu, görüşlerin en iyisidir ve "işlerin en iyisi orta olanıdır" hikmeti ile, bazı İslâmî nakillere de uygun düşmektedir. Hicretin ilk yıllarında vâkî olan kardeşlik akdi, yardımlaşma mevzûunda aklın tasavvur edebileceği en değerli, en yüksek bir örnektir. Bu nevi sigorta da ona dâhildir. Birinci görüşün bayraktarlığını muhterem Prof. M. ez-Zerka yapmıştır. Prof Abdurrahman İsâ onun sakındığından sakınmayarak îtirâz etti; çünkü bu zât, fâiz (fâide) şartı konsa dahî, sigorta akitlerini mutlak olarak mubah görüyor ve bu kârın (fâide) fâiz olmadığını ileri sürüyordu. 2 2. Prof. ez-Zerka -Allah onu korusun- isbat yükünü de üzerine aldı; delîllerini güzel bir şekilde tertipleyip ifade etti, dinleyicilerin dikkatini çekti; birtakım şüpheler tasarlayarak onları reddetmeye çalıştı. Merhum yazar Mustafa Lutfi el-Menfelûtî'nin sözünü, burada ona uyan örnek olarak zikredersek, haksızlık etmiş olmayız zannediyorum. Menfelûtî, sosyal reform taraftarı Kasim Emîn'in yazarlığı ve yazıları hakkında şöyle demiş idi: "Kasim Emîn'in sözü kadar hakka benzeyen bâtıl bir söz görmedim." Biz bu kürsüden onun (ez-Zerka'nın) ifâde ve takdim şeklinin güzelliğinden bahsediyor, onu övüyoruz; fakat hakkı olan bu övgüde fazla ileri gitmek istemiyoruz ki, onun yaptığı gibi bizim de tatlı sözleri rüşvet olarak kullandığımız zan ve töhmeti hâsıl olmasın. Çünkü Cezâ Kanunu'nda rüşvetin büyük cezâsı vardır. İçimizde bulunan cezâ profesörlerinin bu rüşveti de suç sayılan rüşvetler içine sokmalarından korkarız! Bizi bağlayan sevgi ve dostluktan sıyrılmadan sözünü incelemeye başlayalım; Allah'ın lûtuf ve hidâyeti ile bu sevgi bizi, ileri gitmek ve haksızlık etmekten alıkoyacaktır. 3. Muhterem profesör sigorta akdini, gök yıldırımlarının yere inmesini önleyen yıldırım siperine benzetmiş idi. 3 Biz de Allah Teâlâ'dan şunu niyâz ediyoruz. Yerden çıkan yıldırım ve kasırgaların, -halkalarını birer birer koparmak üzere- semâvî dîne yol bulmasına mâni olacak siperler îcâdı için, beşer aklına, başarı lûtfeylesin. 4 Ez-Zerka sözlerine, Hanbelî mezhebinin ve bilhâssa İbn Teymiyye'nin kabûl ettiği "akitlerde esas serbest olmasıdır" prensibiyle başladı. Akdin içinde, dînin nas ile yasakladığı bir şey olmadıkça bu akit mübahtır, serbesttir. Bu kaide sigorta akdine tatbik edilince şu netice çıkar. Ortada onu men eden bir delîl bulunmadığına göre sigorta şer'an mübahtır. Profesör bununla iktifâ etmeyerek "şer'î delîle dayanmayan akitlerin mûteber olmayacağını" benimseyen Hanefilerin, günah ile karışık veya günâh şüphesi bulunan bazı akitleri, ihtiyaçtan ve ihtiyaç kabûl edilen "kaçınılmaz oluş"tan (umûmî belvâ) dolayı mübah gördüklerini ileri sürüyor ve buna da bey'ul vefâyı örnek veriyor. Bununla da iktifâ etmiyor; sigorta akdini kıyas yoluyla ispat etmek istiyor; müvâlât akdi ve âkıle üzerine tazmînâtın farz olması ile sigorta akdi arasında karşılaştırmalar yapıyor. Aynı zamanda bilfiil yardımlaşmaya dayansın, şirket ile fertler arasındaki akitle olsun bütün nevileriyle sigortayı, İslâm'ın dâvet ettiği ve sünnetin teşvik eylediği yardımlaşma içine sokmaya çalışıyor. Aslında onun, iyiliğinde akılların birleştiği güzel bir teminat olduğunu söylüyor. Sonra bize Venedik tâcirlerinin hikâyelerini, yardımlaşmanın onları nasıl can, mal ve gemileri sigortalamaya sevk ettiğini anlatıyor. Şirketin bir taraf, sigortalının da bir taraf olduğu akit durumunda yardımlaşmanın, şirket vâsıtasiyle bir yardımlaşma olduğunu; malını, canını, eşyasını sigorta ettirenlerin sigortalılar arasına girdiklerini ve hep beraber yardımlaştıklarını tasvir ediyor. Sonra hayat, mal ve mesuliyet sigortalarının iktisadın temelini teşkil eden yaygın bir sistem olduğunu söylüyor ve sigortanın helâl olmasını önleyen şüphelere geçiyor; sigortada bilinmezlik unsuru ve kadere meydan okuma durumu bulunduğu, onun kumar olduğu şüphelerini reddetmeye çalışıyor: Kumar şüphesini: "Sigorta ve güvenlik kumar değildir; çünkü kumar ciddiyetten uzak bir oyundur; bunda ise hayatî ciddiyet vardır." diyerek; Kadere meydan okuma şüphesini; "Kazâ ve kadere iman, gelecek tehlikelere karşı tedbir almaya mâni değildir; sigorta, meydana geldiği takdirde, felâketlerin yaralarını tedâvî tazmînâtıdır; bu zararları, ona tahammül edemeyecek olan ferdin omuzlarından topluluğun omuzlarına kaydırmaktır, eğer kazâ ve kadere iman sebebiyle sigortayı menedersek, ona benzeyen yıldırım siperlerinin yapımını da haram kılmamız gerekiyor" diyerek; Garar şüphesini: "İslâm hukukunda akdi bozan cinsten değildir; çünkü sigorta akdinde akitten hemen sonra gerçekleşen bir karşılık vardır" diyerek reddediyor. Akdin mevzûunun ihtimâle dayandığını da kabûl etmiyor ve sigorta akdinde ihtimâlin varlığını kabûl eden hukukçuları tenkit ediyor. "Akdin mevzûu teminattır" diyor ve buna, İslâm hukukundan "bekçilik için kiralama akdini" örnek gösteriyor. Ğarar nev'inden bir şüpheyi ve bilinmezliği de: "sigorta akdindeki bilinmezlik ihtilâf doğurmaz ve icrâya mâni olmaz; akdin sıhhatine mâni olan bilinmezlik, icrâyı önleyendir." ifadesiyle cevaplandırıyor. Nihayet bütün nev'ileriyle sigortanın helâl olduğu hükmüne varıyor; ancak fâize dayanan bir şartı muhtevî akdi sahih saymıyor, yahut da en azından şartı hükümsüz sayıyor. 4. Söyledikleri kısaca bundan ibarettir. Eksik bir şey bırakmamış olduğumu ümit ediyorum. Şimdi onun ve diğerlerinin sözlerinin münâkaşasına geçelim. Münâkaşaya geçmeden önce şunu ifade edelim ki bizimle, kısmen veya kül hâlinde sigorta akdini mübah görenler arasındaki görüş ayrılığı; yalnızca bir sâhada bahis mevzûudur: Birbirine yabancı bir sigortalı ile bir sigortacı şirketin iki tarafını teşkil ettiği, her birine haklar ve vazifeler yükleyen sigorta akitleri. Devletin tesis ettiği sosyal sigorta ve güvenlik -ister işçiler, ister memurlar arasında olsun; herkese şâmil olsun veya bazı gruplara mahsus bulunsun- sahihtir, mübahtır; buna hiçbir îtirâzımız yoktur; ister anlaşmaya dayansın ister hükûmet takdir etsin, bu bir nevi kardeşlik anlaşmasıdır; borçlandırma veya mecbûr kılma yoluyla olması da fark etmez. Bizim ihtilâfımız sadece, işi, sigortacılıktan kazanç sağlamak olan şirket ile yapılan akitlere münhasırdır. 5. Münâkaşamıza, Profesörün ileri sürdüğü fıkıh kaidesi ile başlayalım: "Hanbelîlere ve bilhâssa İbn Teymiyye'ye göre aktiler, meneden şer'î bir delîl bulunmadıkça mubahtır, serbesttir." demişti. Biz de deriz ki: Münâkaşa mevzûu, akitlerin aslı değil, ileri sürülen şartlardır. Profesör buna şu cevabı veriyor: "Bazı şartlaşmalar akdin mânâsını değiştirir; akitlerde ihtilâf aslında şartlarda ihtilâftan ibarettir." Cevabımız: İbn Teymiyye'nin el-Uqûd kitabında zikrettiği kaide şartlar hakkındadır. Bunun akitler için bahse konu olması, ancak şartların tabiatları îcâbı akdin gereğini değiştirmesindendir. Şu halde şartlar bazı yönlerden onun mâhiyetini değiştirmektedir. Durum böyle olunca "sigorta yeni bir akittir; bu kaidenin ona tatbiki mübah olur mu?" konusuna gelelim: Biz de Profesörle beraber yürüyor ve dînin akitler için koyduğu esaslara uygun olan, bunlara aykırı bulunmayan akitlerin mübah olduğunu kabûl ediyoruz; fakat biz bu akde, câiz olan yeni bir akit oluşu yönünden değil, ihtivâ ettiği husûsların şer'î hükümlere uygun olup olmadığı cihetinden bakıyoruz. Bey'ul-vefâ'ya gelince bunun mânâsı: bir kimsenin, belli bir zaman içinde bedelini iâde ettiği takdirde geri alması şartıyle bir şeyi satmasıdır. Çok kere bu akde mevzû olan şeyin geliri vardır ve bu gelir satın alana ait olur ki; netice itibariyle satıcı, mezkûr gelir karşılığında ödünç para almış olmaktadır. Her ne kadar nâdir ise de satılan şeyin geliri yoksa fâiz ortadan kalkmış olur. Bu akit Menverâünnehir'de çok yayılmış idi; ödünçler ancak bu esasa göre cârî oluyordu, insanların buna ihtiyacı vardı ve ihtiyaç onu matlûp hale getiriyordu. İhtiyaçlar yaygın hale gelince zarûret gibi değerlendirilir; işte bu sebeple İbn Nüceym onun sahih bir akit olduğunu nakletmiştir. 5 Sahih olduğunu söyleyenler de bunun üzerinde rehinin mi, yoksa satıcının muhayyerliği şartı bulunan satışın mı hükümleri tatbik edileceğinde ihtilâf etmişlerdir. Birinci şıkka göre gelir (ğalle) helâl değildir. İkincisine göre mülkiyet satın alana geçmez; çünkü Hanefî mezhebine göre muhayyerlik satıcı için ise, eşya üzerindeki mülkiyeti devam eder. Fukahâdan birçoğu da bu akdi mübah ve câiz görmüyorlar. 6 Şüphelerle çevrili olan bir akdi profesörün bu şekilde delîl olarak niçin kullandığını anlayamadık. Mübah olduğunu kabûl etsek bile o, mevcut bir akit nev'i içine sokulmuştur; ya rehindir veya satıştır, şu halde yeni bir akit değildir. 7 Profesör cevabında buna temas etmekle beraber, fukahânın ona dair görüşlerini nakletmek dışında yeni bir şey söylememiş; o görüşleri ise biz zaten baştan kabûllenmiştik. 6. Şimdi yaptığı kıyasa geçelim; sigorta akdini, âkılenin tazmînâtı yüklenmesine olduğu gibi muvâlât akdine de kıyas etmiş idi. Biz bir kazanç şirketi ile yapılan sigorta akdinin, muvâlât akdi ve âkılenin diyeti yüklenmesine kıyas edilmesi karşısında hayretten hayrete düştük. Çünkü muvâlât akdi, Arap olmayanlardan İslâm'a giren bir şahsın, müslüman bir Arap ile "suç işlediği zaman Arabın diyeti ödemesi, vâris bırakmadan ölmesi hâlinde ona vâris olması üzerine anlaşmasıdır." Biz burada hiçbir ortak nokta tasavvur edemedik ve bunu, Prof. ez-Zerka gibi büyük bir âlimin yapmış olmasını garipsedik. Bu hayretimiz karşısında şu cevabı vermişti: Benzetmeden maksadımız, cezâî mesuliyete bağlı sigortadır. Çünkü Arap tazmînâtı yüklenmektedir ki, bu, cezâî mesuliyetten neş'et etmiştir. Bu açıklama da -izah edeceğimiz üzere- bizim hayretimizi arttırmaktan başka bir işe yaramamıştır; muvâlât akdi, Arap olmayan bir kimseyi bir Arap âilesine katıyor, akdi yapan onlardan birisi; âile ferdi hâline geliyor, ismini, soyadını alıyor, bununla çağrılıyor. Ebû-Hanîfe el-Fârisî'ye, Ebû Hanîfe el-Teymî deniyor. İmdi bir ticarî kazanç şirketi ile akit yapan kişi onlardan birisi oluyor mu, genel olarak topluluğun üyesi oluyor mu, bütçesine, gelir ve giderine müdâhele edebiliyor mu?8 Böyle olmayınca sigorta akdi nasıl muvâlât akdine benzetilir? Bu, aradaki büyük farka rağmen, hattâ kıyasın iki tarafını birleştiren bir nokta olmadan yapılmış bir kıyastır. Bundan daha garip olanı sigortanın, tazmînâtı âkılenin yüklenmesine kıyas edilmesidir. Çünkü âkıle: Kan bağı, Allah'ın riâyetini emrettiği hısımlık alâkası, iyilik ve takvâ üzerine yardımlaşma, borcu yüklenme ve kazancı paylaşmada yardımlaşma râbıtasının bağladığı bir âiledir. İmdi kazanç gâyesiyle kurulmuş bir şirket ile -ona her ay veya yıl bir meblâğ veren- diğer taraf arasında meydana gelen ve irâdenin doğurduğu sun'î akit, herhangi bir noktadan o tabiî rabıtaya benzer mi? Biz bu kıyası Profesörün açıklamasından sonra daha da artan bir hayretle karşılıyoruz. 7. Değerli Profesör (Allah onu korusun!) sigorta akitlerini, bütün şekilleriyle Kur'ân ve sünnetin istediği yardımlaşma içinde mütalâa ediyor ve bunun, önce gemilerin ve malların denizde maruz kaldıkları tehlikeleri, sonra da hayat tehlikelerinin zararını defetmek için yardımlaşan Venedik tüccarı arasında doğduğunu, bunların topluluk hâlinde hem sigortalı, hem de sigortacı olduklarını açıklıyor ve devamla sigortanın yardımlaşma mânâsını kaybetmediğini, hayat, mal, gemi ve mesuliyetler üzerine sigorta ile sermâyesini değerlendiren, para kazanan şirketlerde bile bunun -sigortalılar arasında- bir yardımlaşma olduğunu, şirketin ise bu yardımlaşmanın aracısı durumunda bulunduğunu zikrediyor. Biz bu düşünceye karşı deriz ki: Gerek Venedik tüccarı arasında olan sigortada ve gerekse üyelerinin yardımlaştığı içtimaî sigortalarda, şüphesiz olarak yardımlaşma mevcuttur. Fakat her birinin kendi başına borcu ve muayyen hakları olan kişiler ile sigorta şirketi arasındaki akitte böyle bir yardımlaşmayı tasavvur edemiyoruz; aksi halde, bir şirket ile akit yapan her fert, onunla akit yapan diğer fertler ile yardımlaşmış olurdu. Buna göre banka ile akit yapan da, onunla akit yapan herkes ile yardımlaşmış olur; bu acayip bir anlayıştır. Evet sigortanın aslı karşılıklı yardımlaşmaya dayanıyordu. Fakat, Venedik tâcirlerinin zamanından sonra iktisadî hayata hâkim olan yahudiler onu, yardımlaşma mâhiyetinden, bu apaçık sömürü mekanizmasına çevirdiler. Bu ters çevirmeden sonra, hâlâ yardımlaşma mânâsına sarılan kimse, aslı helâl üzümden olduğu için şarabı da helâl sayan kimseye benzer. Değişen, halden hale geçen her şey böyledir. Hattâ biz deriz ki: Kazanç şirketlerinin yürüttüğü sigorta, yardımlaşma sigortası temeline de dayanmaz; bunun ismini taşısa bile başka mâhiyettedir. İsimler, varlıkların mâhiyetini değiştirmez; beyaza zenci diyen onu zenciye çeviremez, siyaha beyaz diyen onu beyaz yapamaz. 9 Sigorta yoluyla kazanç kapısını açmak önümüze ne garip şekiller çıkardı? Öyle ki kadınların güzelliklerinin ve bacaklarının sigorta edildiğini görüyoruz. Maksat, kazanç olduğuna göre bunlar tabiîdir. Şimdi bunu, Venedik tâcirlerinde gördüğümüz yardımlaşma sigortasının devamı sayabilir miyiz? Hayır. İstismar ve menfâat yolları arayıp duran yahudi kafası fesadın ve kötülüğün başıdır. Muhterem Profesör Mustafa ez-Zerka bize cevap veriyor ve sigortanın bir yahudi îcâdı olmadığını söylüyor. Evet, sigortanın iyi ve üstün yönü yahudi îcâdı değildir; sömürü şirketlerinin yürüttüğü sömürü düzeni yahudilere aittir. Hangi asırda olursa olsun sigorta şirketlerini incele, yahudilerin onlara hâkim olduğun göreceksin. Şimdi onun şüphelerinin reddine ve bu reddin bazılarının münâkaşasına geçelim: Bazı âlimler, yardımlaşmaya dayanmayan (teâvünî olmayan) sigortaların kumar olduğu, helâl olmayan bir yoldan kazanç sağladığı şüphesini ileri sürdüler; çünkü bunda bir şahıs yirmi verir yüz kazanır; bazen yüz verir yüz alır; şirketin iki yüz zarar ettiği ve bir sigortalıdan bin kazandığı olur. Sigortalı veya vârislerinin aldığı, hakları değildir. Sigorta akdinde verileceği, alınacağı kesin hiçbir şey yoktur. Bu kumar değil ise de kumar mânâ şüphesinden uzak değildir. Fakat Prof. Mustafa ez-Zerka şu noktalara dayanarak bu şüpheyi kesin olarak reddediyor: Kumar bir oyundur; bu oyun değil, ciddî bir iştir. Kumar insanları birbirine düşürür, Allah'ı anmayı ve namaz kılmayı önler; halbuki bunda öyle bir şey yoktur. Bunda karşılıklı borçlanma vardır, kumarda böyle bir mâhiyet yoktur. Halbuki sigortayı kumara benzetenler, ondaki riziko ve ihtimal unsuruna, kazanç ile kayıp arasındaki tutarsızlığa; kazanç hâlinde âdil bir nisbetin yokluğuna dayanıyorlar. Kumarın dâimâ bir oyun olduğu iddiâsı da gariptir; çünkü Araplar kumar okları ile taksim yapıyor, taksimde bunu hakem kılıyor ve bununla yapılan taksimi adâletli buluyorlardı. Allahü Teâlâ "ve kumar okları ile kur'a çekmeniz... bir günâhtır" (el-Mâide: 5/3) buyurarak onu yasaklamış; "Şarap, kumar, kurban kesilen putlar ve fal okları pistir; şeytanın işi cinsindendir" (el-Mâide: 5/90) buyurarak bunu -haram kılınan şeyler arasında- şarap ile bir tutmuştur. Şu halde şüphesiz olarak bu da bir nevi kumardır ve her kumar oyun değildir. İkinci farka gelelim: "Sigorta akitlerinde Allah'ı anmaya ve namaza engel olma durumu, kin, haset ve düşmanlığa sebep olma hâli yoktur" denmiştir. Biz de deriz ki bunlar yasaklamaya uygun düşen hikmet ve vasıflardır; hükmün müsbet ve menfî olma yönlerinden kendisine bağlı bulunduğu illet değildir ki, bu mevcut olunca haram hükmü bulunsun, bulunmayınca da helâl olsun. Şarap içenlerden de bazıları birbirini sever, sayarlar; bu durum onlar hakkında şarabın haram kılınmasını önler mi? 10 Sigorta akdinin karşılıklı ödemeye ve borçlanmaya dayanması da onun kumar mânasını önlemez. Hattâ onun böyle olduğu da belli değildir; çünkü bedeller sabit değildir; iki bedelden birisi belli olmayan bir akdin mevzûu belli ve sabit olmaz; iki yüz almak için yirmi veren iki kişi arasında hangi karşılıklı ödemeden bahsediliyor; sonra bu fâiz değil midir? Bizim Profesörün şüpheyi defetmek için söyledikleri karşısındaki görüşümüz budur; biz şüpheyi izale edilmemiş buluyoruz. Hattâ bize göre kumarın yanında (hayat sigortasında) sigortalının, muayyen müddetten önce ölmesi hâlinde düpedüz bir de fâiz vardır; çünkü o, az bir şey veriyor, karşılığında çok şey alıyor; bu şüphesiz fâizdir; veya imâmların (müçtehitlerin) kabûl etmediği bir muâmeledir. 9. Karşılıklı yardımlaşma esasına dayanmayan sigortayı kabûl etmeyenler bunda bilinmezlik, ihtimâl (ğarar) bulunduğunu söylediler. Gerçekten bunda akdin mevzûu sâbit, varlığı gerçekleşmiş değildir; bu, ağın çıkaracağı balığı, hayvanın karnındaki yavruyu satmak gibidir. Benzeyen taraf: Bu satışlarda satılan şeyin yeri ve varlığı bilinmemektedir; varlığı ihtimâle dayanmaktadır. Bunun gibi menedilen sigorta akdinde de akdin mevzûu sabit değildir. Akdin mevzûu nedir? Sigortalının verdiği mi, sigortacı şirketin verdiği mi, yoksa -bu akdi sarf nev'inden sayarsak ki başka türlü hüküm çıkarılamaz- her ikisi midir? Şüphe yok ki sigortalının verdiği belli değildir, az olur, çok olur, bazen de anlaşmada zikredilenlerin tamamı olur. Şirketin verdiği de bazen az, bazen çok olur, çok kere de hiçbir şey vermez; hattâ aldığına, kazandığından ekleyerek iâde ettiği de olur. Şimdi bunlar ğarar değil de nedir? Sonra bu, haram olan bir para muâmelesi (sarf) değil midir? Sarfta teslim almak şart olduğu halde bu, toptan bin liraya karşılık taksitle bin lira; yâni borca karşı borcun satışı değil midir? 11 Profesör "mübâdelelerde farklılık akdin sıhhatine dokunmaz" diyor. Biz de diyoruz ki: Buradaki fark sadece ihtimâldir; belli olmamaktır. Bilinen mübâdele akitlerinde bedellerin kıymetlerinin farklı olması ile ihtimâlin alâkası yoktur. Nerede ihtimâl varsa orada ğarar ve kumar vardır. Burada az veya çok belli bir bedel yoktur. 12 Bunun içindir ki medenî hukuk âlimleri sigortayı, mevzûu ihtimâlli olan bir akit olarak kabûl etmişlerdir. Onlara göre bunun câiz olması için bir mâni yoktur. Fakat Prof. ez-Zerka "Bunda aslâ bilinmezlik olmadığını, akdin mevzûunda ihtimâl bulunmadığını, akdin mevzûunun teminat ve güvenlik olduğunu" söylüyor. Bu da garipliklerden birisi. Biz güvenlik ihtiyacının akde sebep oluşunu anlıyoruz; fakat akdin mevzûu olmasını anlayamıyoruz. Bir kimse bir akar satın alınca akdin mevzûu akardır; sebep ve sâik ise oturmak veya gelirinden istifade etmektir (istiğlâl); bu istifade akdin mevzûu sayılmaz. Güvenlik manevî bir şeydir; alınıp satılmaz; pisikolojiktir, rûha bağlıdır. Bazen parasız gelir; bazen de uğrunda büyük paralar sarfedilir de elde edilmez. Güvenliğin (emân) mevzû teşkil ettiği, şer'i veya hukukî (medenî) hiçbir akit bilmiyoruz ki bu yeni akdi de ona katalım. 13 Fakat Profesör (Allah onu korusun!) düşünüyor ve karşımıza bekçilik akdini çıkarıyor; burada güvenliği, akdin mevzûu kabûl ediyor, benzeyenlerin birbirine ilhâk edildiği gibi, sosyal olmayan sigorta akdini de buna katıyor, bu kabilden telâkki ediyor. Ve bu sözü cevaplandırmak üzere de şöyle diyor: "Bütün akitler gâye ve neticeleri gözönüne alınarak vazedilmiştir. Buna göre bekçilik akdinin gâyesi nedir? Bekçinin işinden hâsıl olacak şu netice neden ibarettir? Cevap açık olarak şudur: Bekçiyi tutanın güvenlik ve huzuru dışında bu akdin hiçbir netice ve faydası yoktur." Ben de değerli Profesöre diyorum ki: Bu söze katılmıyorum; çünkü akitlerin netice ve semeresi "mevzû" adını alamaz. Ben oturmak için bir akar satın alsam bu maksadımı akdin mevzûu mu sayacaksınız? Bakıp inceledikten sonra, almış olmama rağmen, sonradan benim oturamayacağımı veya orada oturulamayacağını anlasam, satış bâtıl olacak ve satanın tazmînât vermesi mi gerekecek? Bir daha söylüyoruz ki, akitlerin netice ve gâyeleri -fıkıh yönünden- mevzûları sayılamaz. Ve mahcubiyetle ilâve edeyim ki bu nokta tartışma ve ihtilaf konusu olamaz. 14 10. İleri sürülen üç noktaya geçiyoruz; bunları birer birer nakil ve münâkaşa edeceğiz: a) Yeni akitlerin şer'i prensipler içinde yerini bulmak, geniş kapıları daraltmamak din âlimlerinin vazifesidir. Onların aksine davranışları, İslâm'a zarar verir, onun yenilenmesini önler, ebedî din oluşuna aykırı düşer... Biz bu sözlere bir şartla katılıyoruz: Yeni akitlerde, İslâm'ın sabit esaslarına aykırı düşen bir husûsun bulunmaması gerekir. Her yeni akit nas ile veya müçtehitlerin icmâı ile sabit bir kaideye ters düşmesine rağmen kabûl edilirse, giderek İslâm'ın gerçekleri ve esasları birer birer bozulur; kendimizi kaybeder, başkasında eririz. Biz Avrupalıların kendi hukuk ve kanunlarına sımsıkı sarıldıklarını görüyoruz. Her devlet kendi hukukunu millî varlığının bir parçası gibi görüyor; toptan değiştirmeyi aslâ düşünmüyor; sadece elverişsiz olduğu anlaşılan parçaları değiştiriyor. Bizim de kendi hukukumuz karşısındaki durum ve tutumumuz bu olamaz mı? Şâri'in İslâmî maksatlarına uygun düşenlere kapıyı açıp, uygun düşmeyenlere zarûret olmadıkça- kapatamaz mıyız? Açıklayacağımız üzere biz bu mevzûda (sigorta mevzûunda) zarûret görmüyoruz. b) Kendisine karşı takdir hisleriyle dolu bulunduğumuz bir âlim şöyle diyor: "Memleketimizde cârî olan örf ve âdet, sigorta akdini kabûl etmemizi gerektirecek bir hale geldi. İslâm hukukunda ve bilhâssa Hanefî fıkhında örf ve âdet, hükmü nas ile değil de içtihat ile elde edilen meselelerde kabûl edilmiş bir delîldir." Biz de şartlarını taşıyan sahih örfü, delîl olarak kabûl husûsunda ona katılıyoruz. Gerçekten önceki âlimler ile sonrakiler arasında görüş ayrılığı, delîl farkından değil, zaman ve örf-âdet farkından ileri gelmiştir. Fakat biz sormak istiyoruz: Karşılıklı yardıma dayanmayan sigorta bugün umûmî veya husûsî örf hâline gelmiş midir? Biz bu nevi sigorta ile sigortalanan kişiler üzerinde bir istatistik araştırma yapsak, genel nüfusa nisbetle bunların -bir örf tesis edemeyecek kadar- az olduklarını görürüz. Sonra varlığı iddia edilen bu örf, naslardan çıkarılmış -yukarıda açıkladığımız- bazı husûslar ile çatışıyor. Eğer "bunlar şüphelerden ibârettir," denirse, şu mukâbelede bulunuruz: Bu şüpheler o kadar çoğaldı ve koyulaştı ki, artık bu nevi akdin İslâm'ın hedeflerine ve fukahânın görüşlerine ters düştüğüne hükmeder olduk; hattâ bize göre bu bir nassa da karşıdır; fâiz nassına; çünkü fâiz bunun her tarafını sarmıştır. c. Tebliğini yazılı olarak sunanlardan birisi şöyle diyordu: Bu akitte umûmun menfâati (maslâhat) vardır; maslahat kendi başına bir fıkıh prensibidir. Hattâ bu akit iktisadî bir zarûret hâline gelmiştir. Çünkü ticârî firmalar mallarını ancak sigortalı gemilerle gönderiyor ve malın sigorta ettirilmesini de şart koşuyorlar. Hükûmetler bazı işlerde sigortayı şart koşuyorlar. Arabaların ruhsatnâmeleri ancak sigorta ile tamam oluyor... Biz de bunları kabûl ediyoruz; çünkü olanı inkâr etmek durumunda değiliz. Fakat bu nevi sigortanın zarûrî olduğuna hüküm verebilmek için, bundan başka bir sigorta şeklinin bulunmasının mümkün olmadığını kabûl etmemiz gerekir. Çünkü zarûret ancak işlerin tıkandığı ve haramdan başka çıkış yolu olmadığı zaman ve yerde gerçekleşir. Acından ölme derecesine gelen ve domuzdan başka da yiyecek bulamayan kimsenin hâli gibi ki, bu durumda onu yemesi mübah olur. Fakat domuzdan başka yiyecek bulunur da, temiz ve helâl olmasına rağmen, daha lezzetsiz olursa zarûret hâli tahakkuk etmez. Burada da durum aynıdır. Çünkü içtimaî sigortanın kapıları açıktır; o tesis edilmemiş ise etmeliyiz, dar ise genişletmeliyiz, ufuk dar ise düşünürlerin önüne ufukların en genişini koymalıyız. Takdirle andığımız bir hâdise Hartumlu şoförlerin davranışıdır. Sigorta mecbûriyeti getirilince onlar aralarında bir yardımlaşma cemiyeti kurdular; sigortayı bu cemiyet yapıyor; hepsi birden hem sigortacı hem de sigortalı oluyorlardı. (Allah onların imânını korusun ve kazançlarına bereket versin!) Bir yahudi bid'atı olduğunda hâlâ israr ettiğim bu sömürü sigortası yerine, karşılıklı yardımlaşmaya dayanan bir sigorta sistemi kurmayı İslâm dünyası bize sağlasa ne olur! * Apaçık, aydınlık ve ışıklı bir yolu bırakıp da, haram olması şüphesi bile bulunan bir yola girmemiz, dînî bakımdan bize uygun düşmez. Resûlullah (s.a.v) "Sana şüphe veren bir şeyi bırak, şüphe vermeyeni yap"15 buyurmuştur. Hz. Ömer "Fâizi de şüpheli olanı da terkedin" demiştir. 11. Kürsüden ayrılmadan, münâkaşa esnasında veya tebliğlerde ileri sürülen birkaç husûsa daha temas etmek istiyorum: Prof. Abdurrahman Îsâ âmme menfâatinden (maslahat) bahsederken Hz. Ömer'in bu sebeple bazı nasları tatbik etmediğini söyledi ve tekrarlanarak eskimiş iki örnek zikretti: Müellefe-i kulûbun hissesi ve kıtlık yılında el kesme cezâsının tatbik edilmemiş olması. Önce hisse meselesini ele alalım: Hz. Ömer gönülleri İslâm'a ısınsın diye kendilerine maaş bağlanan kimselerin maaşlarını kesmedi; zaten Kur'ân'ın nassı ile sabit olan bir şeyi kaldıramazdı. Hz. Ömer'in yaptığı Zibirkan b. Bedir gibi hem Hz. Peygamber, hem de Hz.Ebû Bekr devrinde maaş alan bazı kimselerin maaşlarını kesmekten ibarettir. O, bu maaşı müktesep bir hak olarak değil, mezkûr şahısların ve müslümanların durumuna göre değişen, muvakkat bir tahsisât olarak kabûl etmiştir. "Başkalarına da vermedi" dedikleri oluyor. Evet, müslümanların buna ihtiyaçları olmadığını gördüğü için böyle yaptı. Borçluların hissesi de böyledir. Borcu ödenecek kimse bulamayınca bunların hisseleri kesilmiş, giderden çıkarılmış mı sayılır? Köle âzâdı için ayrılan pay da böyledir; âzât edecek müslüman bir köle bulamayınca bu pay ıskat edilmiş mi olur? Bunun içindir ki fukahâ, ittifak hâlinde "Bazı kimselere gönüllerini kazanmak için bir şeyler vermenin gerektiği durum avdet ederse, bunda İslâm'a fayda varsa Kur'ân nassının tatbiki gerekir." demişlerdir. Bu sebeple hiçbir kimsenin "Hz. Ömer onların hisselerini -bütçeden- kaldırdı" demesi uygun değildir. Bu, İslâm'a saygısı olmayan, naslarını çürütmek isteyen yabancıların sözüdür. Bazı büyük âlimler de delîlsiz olarak onların peşine düştüler; ilmî derecesi ne olursa olsun herkesin yanılması ve isâbet etmesi mümkündür. 16 Felâket yılında el kesme cezâsının tatbik edilmemesi mevzûuna gelince: O yıl müslümanlar amansız bir kıtlık içine düşmüşlerdi. Hz. Ömer -bu sebeple- cezânın tatbik şartının tahakkukunda şüphe buldu. Fıkıhta bilinen bir gerçek "Had mâhiyetindeki cezâların, şüphe üzerine düşeceğidir." Hz. Peygamber (s.a.v) "Mümkün olduğu kadar, şüpheli durumlarda cezâyı düşürünüz" 17 buyurmuştur. Buradaki şüpheli durum, Hz. Ömer'in hırsızları, büyük bir açlık ve zarûret hâli içinde görmesidir. Her fıkıh âlimi bilir ki; zarûret halleri, yasakları mübah kılar. Yemediği takdirde ölecek derecede bir açlığa marûz kalan kimsenin, başkasının yiyeceğinden yemesi mübahtır. Öyle ki, zarûret hâlinde bulunmayan yiyecek sahibi bunu vermez ve kavga ederler de zarûrette kalan onu öldürürse tazmînât gerekmez. Hâdise de bunun böyle olduğunu gösteriyor: Hâtıb b. Ebî-Belta'a'nın köleleri bir deve çalmış, onu keserek yemişlerdi. Hz. Ömer onları cezâlandırmak istedi, fakat Hâtıb'ın kölelerini aç bıraktığını anlayınca cezâyı uygulamadı ve Hâtıb'ı ödemeye mecbûr etti. Bu hikâye, zarûret hâli dolayısıyle çalınmış olması şüphesi üzerine haddin düşürülmüş olduğunu göstermiyor mu? Onlar şikâyet ettiler, o da tahkikat yaparak doğru söylediklerini anladı; zaten kıtlık yılı içinde bulunuyorlardı. Bunun içindir ki Hanbelîler ve diğer birçok fıkıhçı, hırsızlık suçunda cezânın tatbiki için hırsızın, kıtlık yılında yiyecek çalmış olmamasını şart koşmuşlardır; çünkü bu durumda cezânın tatbiki husûsunda zarûrete düşmüş olma şüphesi vardır. Münâkaşa sırasında ileri sürülen görüşlerden birisi de içtimaî olmayan sigorta akdini, ce'âle akdi gibi kabûl etmek idi.18 Bize göre ce'âle akdi bir iş ve hizmet akdidir. Onun, kaybolan şeyi bulmaktan ibâret olan bir mevzûu vardır. Bunda takıldıkları yer işin bilinmemesidir. Fakat sarfedilecek mesâinin miktarı sınırlanamıyorsa da, bunun muayyen bir mevzûu vardır. Diğer birçok kira akitlerinde de mesâinin kesin olarak takdiri mümkün değildir. Meselâ terzi veya süslemecinin yaptıkları işe, ne kadar mesaî sarf edeceklerini önceden kesin olarak sınırlamak ve takdir etmek mümkün değildir. Halbuki sigorta akdinin mevzûu bilinmemektedir; veya ihtimâle bağlıdır. 19 12. Şimdi vardığımız ve iki noktada özetlenmesi mümkün olan neticeyi ifade edelim: 1. İçtimaî ve karşılıklı yardımlaşmaya dayanan sigorta helâldir; bunda hiçbir şüphe yoktur. 2. Biz, şu sebeplerden dolayı, karşılıklı yardımlaşma esasına dayanmayan sigorta akitlerini mekrûh görüyoruz. 20 a) Çünkü bunda kumar veya en azından kumar şüphesi vardır. b) Çünkü bunda bilinmeyen unsurlar vardır; bu bilinmezlik akdin sıhhatine mânidir. c) Bunda fâiz vardır; çünkü kâr veriyor. Başka bir yönden daha fâiz vardır; çünkü az para veriyor, çok alıyor. d) Bu bir para muâmelesidir (sarf); çünkü ileride para almak üzere para yatırmaktır. Halbuki bedellerin derhal teslim alınması sarf akdinde sıhhat şartıdır. e) Ve çünkü bunu gerektiren iktisadî bir zarûret yoktur. Büyük âlim Prof. Mustafa ez-Zerka fâizli akitleri kabûl etmediğine göre; bizim görüşümüze iyece yaklaşmış oluyor. Çünkü mevcut sigorta akitlerini hep iptal edecektir; zîrâ bunların hepsinde fâiz vardır: Bunlarda kâr verilir, az para karşılığında çok para verilir, sigorta şirketlerinin kazancı, fâiz muâmelelerinden uzak kalamaz, karşılıklı yardımlaşmaya (üyelik esasına) dayanmayan, fakat fâizden de uzak kalan bir sigorta yoktur; varlığı hayâlîdir, farazîdir; üzerine hüküm bina edilemez. Eksiksiz bilmek Allah Teâlâ'ya mahsustur; her şeyi hakkıyle o bilir. Diyeceklerim bundan ibaret olup Allah'tan mağfiret diler, fazîletli kişilere karşı sevgi ve dostluğumuzun idâmesini niyâz eylerim. Kahire , M. Ebû-Zehra. 1. Üstadın bu ifadesi, sigorta mevzûunda konuşanlardan bazılarının bu işe fâiz karışsa bile, mutlak olarak onu câiz gördükleri zannını uyandırmaktadır. Fakat burada bu kastedilmiş olamaz; çünkü böyle bir şey olmamıştır. Mutlak olarak câiz olduğunu söyleyenlerin bundan maksatları, bizzat sigortanın bütün nevilerinin câiz olduğudur. Sigorta akdine fâiz karışırsa bu, alış- verişe fâiz karışmasına benzer; bu takdirde haram oluş, sigorta veya alış- verişin kendilerinden değil, fâizden dolayıdır. Bu husûsu tebliğ metninde, bazı kimseleri haram hükmüne sevkeden şüphelerin altıncısını bahis mevzûu ederken açıklamıştım. 2. Prof. Abdurrahman İsâ, ne tebliğinde ve ne de münâkaşada, sigorta akdinde faizi şart koşmanın mübah olduğunu söylemedi. Her halde Prof. Ebû-Zehra bu bilgiyi dışardan almış olacak. 3. Şöyle demiştim: Yıldırım siperi, yıldırımın yere düşmesine mâni olamaz, fakat onu hedefinden çevirerek hazırlanmış bulunan bir çukurdaki mezarına çeker; yâni siper, yıldırımın düşmesini önlemek için değil, zararını önlemek için konmuştur. Bu sigorta akdinin vazifesini hatırlatmaktır. 4. Evet ben de büyük üstad Ebû Zehra'nın bu niyâzına katılıyorum; bununla beraber Allah Teâlâ'ya yalvarıyorum: Semâvî rahmetin yere inmesine izin verecek bir İslâm anlayışına götüren doğru yolu bulmakta akıllarımıza yardımcı olsun! Muhterem hocamıza şunu da söylemek istiyorum: Bu nevi hissî münâkaşa sözlerinin ilmî ölçüye göre hiçbir netice ve değeri yoktur. Hak veya bâtıl için mücadele eden, âlim ve câhil herkes bunu ve daha fazlasını söyleyebilir. Üstad Ebû- Zehra'nın (Allah onu korusun ve faydasını devam ettirsin!) ilmi ve zekâsı - şer'î delîl ve kuvvetli mantıktan başkasının geçerli olmadığı böyle bir ilim meydanında- bu üslûba sığınmaktan kendisini müstağnî kılacak kadar büyük ve geniştir. Çünkü burası, İslâm ulemâsı ve hukuk âlimlerine has, çok husûsî bir meclistir. Şer'î delîlleri anlamaktan uzak olan - ancak bu nevi hissî ifadeler ile tesir altına alınabilen- halka söylenecek sözler, burada söylenmez. Bu gibi sözlerin yeri, beynelmilel bir fıkıh konferansı ve böylesine ince ve önemli bir konu değil, halka karşı verilen siyasî nutuklardır. Üstâdın ifadesinde yer alan ve " kendi görüşüne muhâlif olanların, dînin halkalarını birer birer çözdükleri" şüphe ve ithamını işâretleyen söz atmaya gelince derim ki: iyi niyetliyi kötü niyetliden ayıran Allah onu bağışlasın! Ona şefâat eden ve bizi aynı şekilde karşılık vermekten alıkoyan şey, kendisine karşı beslediğimiz sevgi ile dîni oyuncak hâline getirmek isteyenlere karşı verdiği mücadeleyi ve samimiyetini bilmemizdir. Bununla beraber Üstadın dikkatini, İbnu'l Kayyim'in "şer'î siyâset"ten bahsederken zamanındaki idarecileri "siyasî kanunlar" îcâdına sevkeden sebepler hakkındaki sözlerini ve bu mevzûda Ebu'l- Vefâ İbn Akîl'in görüşünü hatırlama yönüne çekmek isterim. İbnu'l-Kayyim merhum bu münasebetle, zamanındaki bazı İslâm âlimlerinin, dînin geniş bıraktığı husûsları daraltmalarının vahim neticelerini açıklamıştır. Bu açıklamaya göre mezkûr âlimler ya dînin sınırlarını tecavüzden korumak ve ihtiyatlı davranmak titizliğinden yahut da, İslâm'ın her mekân ve zamanda insanların hayatî menfâatleri ve makûl ihtiyaçlarını tatmin edecek geniş, hikmetli çâreleri, temsil ettiği kolaylık ve müsâmahayı bilmediklerinden böyle davranmışlardı. İbnu'l-Kayyim'in buradaki sözleri, nesiller için öğüt ve ibret olacak değerdedir. (Bu sözlerin tamamı için bak: İ'lâmu'l-Muvakkı'în, Feracullah el- kürdîtab'ı, C. III, s. 543; et-Turuku'l-hükmiyye, (baş tarafı.) Âlimler safına sızmış kiralık insanlar vâsıtasiyle, dîni yıkmaya ve izlerini silmeye çalışan dinsizlerin çoğaldığı- zamanımız gibi günlerde- dinde geniş yollar açmanın tehlikeli ve kritik bir davranış olduğunu ben de biliyorum. Fakat dînin geniş caddesini daraltmanın zarar ve tehlikesinin, daha az olmadığını da biliyorum. Bu sebeple emniyet supabı, araştırıcıların karakterleri ve sicilleri olmalı; görüş farkları bulunduğu zaman, ilmine ve dindarlığına güvenilen kimselerin görüşleri alınmalıdır. 5. Bunun sıhhatini nakleden yalnızca İbn Nüceym değildir. Mezhebin kitaplarına başvurulunca anlaşılacağı gibi, hicrî altıncı asırdan beri Hanefî mezhebi fâkihleri bunun sahih olduğunda birleşmişlerdir. 6. Bu birçok fukahâ da kimler acaba? Ortaya çıktığı asırdan sonra adına bey'u'l-vefâ diyerek sıhhatinde ittifak ettiklerini öğrendiğimiz hanefiler mi? Kaldı ki diğer mezheplerin âlimleri de tatbikatta onlara uymuş, halka o yolda fetvâ vermiş ve kendileri de tatbik etmişlerdir. 7. Bu yeni çıktığı ve tanınmaya başladığı beninci hicrî asırda idi. Sonradan, ne sahih veya fâsit satış, ne da rehin olmadığı hükümleriyle müstakil bir yeni akit olduğu kabûl edilmiştir. 8. Bu müdâhale hakkının bulunup bulunmamasının mevzûmuzla ne alâkası var? Kabûl edelim ki kâr gâyesi güden sigorta şirketi ile akdi yapan sigortalı, şirketin üyesi oldu ve bütçesinde söz sahibi kılındı; bu takdirde hocamız Ebû-Zehra'ya göre; muvâlât ve sigorta akitleri arasındaki kıyas sahih olacak ve ona göre bununla, sigortanın şer'an câiz olduğuna delîl bulunmuş olabilecek mi? Gerek biz ve gerekse bizden evvel -muvâlât akdi ile sigorta arasında kıyasa götürecek bir delâletin varlığını yakalayanlar- ne demişiz? Bu iki akit birbirine eşittir, bu iki isim eş mânâlıdır mı demişiz ki üstad, her ikisinin bütün hükümlerinin -toptan ve teker teker- aynı olmasını arıyor? Yoksa biz kıyasımızı tek noktada; ikisinin ortak bulunduğu "akdin, gerçekleşmemiş, muhtemel bir hadiseye binâ edilmesi" esas noktasında mı yürütmüşüz? 9. Dayandıkları esas açısından primli sigorta ile mübâdeleye dayanan sigortayı (veya üstadın tâbiriyle yardımlaşma sigortasını) birbirinden ayrı mütalâa etmesi karşısında üstad Ebû Zehra'ya, Prof. Dr. Abdulhayy el-Hicâzî'nin verdiği cevap yukarda geçmişti. Bak. S. 246-247. 10. Bu ifade muhterem hocamız Ebû Zehra'nın dinleyenlerin fikirlerini çelmek husûsundaki mahâretinin parlak bir delîlidir. İçki, bir halden diğerine göre değişmeyen mutlak, kesin ve umûmî bir nas ile haram kılınmıştır. Sigorta mevzûu ise, dînin esaslarına göre hükmü çıkarılmak istenen yeni bir hâdisedir. İmdi nassın çirkin ve kötü vasıflarını açıkladığı bir haram üzerine, o vasıfları taşımayan bir şey kıyas edilebilir mi? İçkiyi haram kılan nas mutlak ve umûmî olduğu için, kendisinde kötülükleri görülmeyen kimseye helâldir demiyorsak, bundan bir şeyi tam zıddına, ortak vasfı bulunmayan başka bir şeye kıyası kabûl etmemiz mi lâzım gelir? 11. Düşünmek ve hükmetmek okuyuculara âittir: Sigorta akdi; mevzû'u, para ile parayı mübâdeleden ibâret olan sarf kabilinden midir ki şer'an, akit yerinde bedellerin tesellümü gerekli olsun ve teslim alma şartı bulunmayınca akit bâtıl olsun! (Hayat sigortası için Ebû Zehra'nın dedikleri doğrudur. H. K. ) 12. Prof. Ebû-Zehra konuşmasının bu noktasında bizzat şu notu koymuştur: "Profesör cevabında, mal ile bedeller arasındaki fark üzerine geniş açıklamalar yapmış ise de, bunun münâkaşamızda yeri yoktur. Çünkü az olsun, çok olsun ödenen veya satılan şey bedel olarak bellidir. Menedilen sigortada ise belli ve sâbit olan bir şey yoktur; bunun için de mukâyesesi tutarsızdır." Bu not, münâkaşa celsesinde verdiğim cevabı aldıktan sonra, itirâzını neşrederken koyduğu nottur. Buna da cevabımız ileride gelecektir. 13. Muhterem Prof. Ebû-Zehra'nın garip gördüğünden daha garibi: Hayatın ve vâsıtalarının gelişmesinden doğan yeni ihtiyaçların ortaya çıkardığı ve gerektirdiği her akit için, "içine sokacağımız, şart ve hükümlerini tatbik edeceğimiz, şekillerinden birisi telâkki edeceğimiz, daha önceden bilinen" eski bir akit aramaktır! Bu, yeni akitler yapmanın mümkün olup olmadığı meselesidir. Daha önce de -tebliğimin metninde- açıkladığım gibi, dînimizde bunu meneden ve insanlığı, eskiden beri mevcut olan, İslâm'ın da kabûl edip hükümlerini yeniden düzenlediği akitler içinde hapseden hiçbir delîl yoktur. Bu durumda -bize göre- haram ve uygunsuz olduğuna şer'î delîl bulunmadıkça her yeni akit "mübah olmak esastır" kaidesinin şümûlüne dahildir. Daha önce üzerinde akit yapılmamış yeni akit mevzûlarının bulunması da "akitlerin yeni şekilleri" cümlesindedir. Prof. Ebû-Zehra, güvenlik ve teminatın akitleşme mevzûu olmasını garip görüyor, şu yeni bedelli (ivazlı) akitlerin mevzûlarına ne diyecek: Bir taraf bir meblâğ ödüyor, karşı taraf da bir işi yapmaktan meselâ muayyen bir yerde bir binayı yapmak, dükkân açmak, fabrika inşâ etmekten vazgeçiyor. Bugün bunlar kanûnî hükümler içinde cereyân ediyor ve biz de İslâm hukukunda bunu meneden bir delîl bulamıyoruz? İvazlı akitlerde firma unvanının akitleşme mevzûu olması mümkün oluyor da, kazâ ve tehlikelerin zararlı sonucundan -iktisadî yönden- emîn olmanın (ekonomik güvenliğin) akit mevzûu olması niçin mümkün olmuyor? Sigorta akdinde, bir bedel karşılığında akitleşmeye müsait bir sâha olarak gerçekleşen teminatın, akdin mevzûu olmasına ne mâni vardır? Şer'i naslardan hangisi akdin mevzûnun maddî bir şey olmasını gerektirmektedir? Yalnızca akitleşme ile gerçekleşen bu iktisadî güvenlik ve teminatın akdin mevzûu olmaya elverişliliğini gösteren en açık delîl, akdin adına güvenlik verme akdi (akdu't-te'min, assurance) denmiş olmasıdır; bu dahi mezkûr akdin mevzûnun güven ve huzurdan ibaret olduğunu göstermektedir. İslâm'da, devletlerarası anlaşma ve münasebetlerde bilinen ve tatbik edilen bazı sulh akitleri vardır; bir topluluk veya devlet, kendilerini koruması veya ona karşı güvenlik içinde bulunmak için İslâm devletine, cizye veya başka bir isimle yıllık bir meblâğ verir. Bekçilik akdi dışında yukarıdaki anlaşma ve akitte prensip bakımından, muayyen bir tehlikenin vukûundan hâsıl olacak zararların telâfisinden emîn olmak, huzur içinde bulunmak için bir şeyler vermenin şer'an mümkün olduğunu -düşünen bir fâkihe- göstermez mi? Dolayısıyle bu güvenlik ve teminatın, medenî hukuk sâhasında yeni bir akitleşme mevzûu olmasının mümkün bulunduğuna delâlet etmez mi? 14. Ben de değerli Profesör Ebû-Zehra'ya bütün mehcûbiyetimle şunu söylemek isterim: Söz ve görüşlerin nakli emânettir; olduğu gibi nakledilmesi gerekir. Ben bekçilik akdinde akdin mevzûu güvenliktir demedim. Şüphesiz bu akdin mevzûu beklemektir ve bu bir iştir. Fakat bu işin, diğer hizmet akitlerinden farklı olarak tek eseri ve neticesi güvenliktir. Prof. Ebû-Zehra da sözlerimin bir kısmını birkaç satır önce nakletti. Ona baksın, tebliğ metninde ve ileride gelecek olan cevaplarımda, bu akdi delîl olarak kullanırken söylediklerime müracâat etsin; görecektir ki ben bekçilik akdinin güvenlikten ibaret olan netice ve gâyesini ele alarak ve bunu; husûsî bir akit ile, güvenliğe kavuşmak üzere para vermenin şer'an câiz olduğuna -birbirine okşadığı için -delîl getirmek istedim. Sigorta akdinde olan da bundan ibârettir. 15. Buhârî, Kitâb'ül-Büyû', 3; Tirmizî Kitab'ül-Kıyame 60.; Nasâi, Kitab'ül-Kudât, z. * Türkiye'de de İslam'a uygunluğu ittifakla kabul edilen "üyelik sigortası" kurulması için bundan on yıl kadar önce Albaraka gurubu bir teşebbüste bulundu. Proje aşamasındaki tartışmalara biz de katılmıştık. Ne yazık ki laik devlet buna izin vermedi. H. K. 16. Hz. Ömer'in Müellefe-i kulûbdan maaş alanların maaşlarını kesmesinin sebep ve esası hakkında Prof. Ebû-Zehra'nın söyledikleri gerçeğin ta kendisidir. Hz. Ömer elbette Kur'ân'ın getirdiği bir hisseyi ilga etmedi ve edemez. İslâm'ın buna ihtiyacı olduğu için gönüllerini kazanmak üzere kendilerine verilenlere, ihtiyaç kalmadığını görünce vermedi. Bu Kur'ân nassının tam tatbikidir. Bunu "el-Medhalu'l-âmm..." isimli kitabımda, bütün teferruâtiyle açıklamışımdır. (52. fıkra ve dipnotları). 17. İbn Mâce, Bâb'ül-Hudûd: 5. 18. Münâkaşa celsesinde beni teyît etmek için bu görüşü ileri süren zât Mısırlı âlimlerden Prof. Abdurrahman İsâ'dır. Kendisi, aynı zamanda İslâm Hukuku Haftası'nda, sigorta mevzûunda konuşanlardan birisidir. 19. Tam aksine fıkıhtaki ce'âle akdi de ihtimale dayanan bir akittir. Burada önemli olan durum sadece ücret karşılığı yapılacak işin bilinmemesi değildir. Açıklayalım: Ce'âle, ücret veren (câil) ile hizmet borçlanan (mültezim) arasında yapılan bir akittir. Akdin mevzûu, ikincinin birincisi hesabına, neticesi kat'î olmayan (ihtimâle dayanan, gerçekleşeceği belli olmayan) bir işi yapmasıdır. Ödenecek bedel (cu'l) de bu muhtemel neticenin gerçekleşmesi şartına bağlıdır. Bunun benzeri, ücreti, iyileşme şartına bağlı olmak üzere bir hastanın tedâvîsi için bir doktorla anlaşmak, öğrenmesi şartıyle bir çocuğa bir öğretmen tutmak, bulmak şartiyle kayıp eşya için bir arayıcı kiralamaktır. Hasta iyileşmez, çocuk öğrenemez ve arayan, kayıp eşyayı bulamaz ise bir şey alamazlar. Su çıkması şartıyla bir kuyu kazma mevzûunda anlaşma (mücâ'ale) de bunun gibidir. Fıkıh imamları ce'âle akdinin câiz olup olmadığı husûsunda ihtilâf etmişlerdir. Ödenecek ücret (cu'l) belli olmak şartiyle imâm Mâlik câiz görüyor. Ebû-Hanîfe kabûl etmiyor. İmam Şâfîi'den ise müsbet ve menfî iki görüş naklediliyor. Kabûl edenlerin delîli Yûsuf Sûresinde yer alan "... Onu getirene bir deve yükü verilecek ve ben buna kefîlim" meâlindeki âyettir. (Bak. Bidâyetü'l-müctehid, C. II, s. 196). Görülüyor ki Ce'âle akdinde ihtimal unsuru, sigorta akdinden fazladır; yahut bunun gibidir. Bu sebeple Prof. Abdurrahman İsâ'nın onu delîl olarak göstermesi yerindedir ve isabetlidir. 20. Prof. Ebû-Zehra buraya şöyle bir not düşmüştür: Burada mekruh görüyoruz (nekrahu) demekten maksadım "onu helâl görmüyoruz" demektir. Geçmiş fukahâmızın ifade edebini takip ettik. Onlar; kesin delîl bulunmadıkça "haram" kelimesini kullanmazlardı. http://www.hayrettinkaraman.net/kitap/ekonomi/0227.htm Sigorta Sistemi ve Sigorta Akdi I. Hakkında İslâmî nas bulunmayan ve yeni bir mesele olan sigorta: Hukuk âlimleri sigorta sistemi ile sigorta akdini birbirinden ayırıyorlar; çünkü sigorta sistemi teknik kaidelere sahip umûmî bir nazariyeye dayanan, içtimaî ve iktisadî tesirleri bulunan bir düşünce ve mekanizmadır. Sigorta akdi ise: Sigorta sisteminin tatbiki mâhiyetinde olup akit yapanlar arasında karşılıklı haklar doğuran bir tasarruftur. 1. Hukukçuların kabûl ettiği umûmî nazariyeye göre sigorta sistemini şöyle tarif etmek mümkündür: İstatistik kaide ve esaslara bağlı bir tekniğe dayanarak akitleri düzenleyen bir müessese vasıtasiyle, kazâ ve kayıpların zararını telâfi etme husûsunda yardımlaşmayı gâye edinmiş, karşılıklı ödeme esasına dayanan akdî bir sistemdir. 2. Suriye Medenî kanununun 713. ve (küçük ifade farkları ile beraber) Mısır Medenî Kanununun 747. maddelerine göre; sigorta akdinin tarifi de şöyledir: Sigortacı ve sigortalı isimleri verilen iki taraf arasında, ikincinin birinciye ödeyeceği prim veya herhangi bir mal karşılığında, birincinin (sigortacının) da ikinciye (sigortalıya), akitte yazılı kazâ veya hâdise vukûbulunca muayyen bir meblâğı ödemesi mecbûriyetini (borcunu) getiren bir akittir. Asrımızda sigorta iki fert arasında cere yân etmiyor; birçok sigortalının kendileriyle muamele yaptığı büyük anonim şirketler yürütüyor bu işi. Sigortalıların ödediği primlerden büyük meblâğlar birikiyor; sigortacı şirket, sigortaya mevzû teşkil eden hâdise vukubulunca, sigortalıya hakettiği tazmînâtı o meblâğdan ödüyor, şirketin sermâyesi ihtiyat ve teminât akçesi olarak kalıyor ve toplanan primler ile ödenen tazmînât arasındaki fark şirketin kârı oluyor. Hukukî mefhumu ve umûmî nazariyesi ile sigorta akdi, iki tariften de açıkça anlaşıldığı üzere, eskiden bilinmeyen, yeni doğmuş bir akittir. Bu akit üzerinde araştırma yapan hukuk âlimlerinin açıkladıklarına göre; bunun Avrupa'da zuhûru mîlâdî on dördüncü asrın başlarına dayanmaktadır. Bu akit, yeni doğmuş akitlerden olduğuna ve bu sistem, selefimiz olan İslâm hukuk âlimlerinin zamanlarında mevcut olmayan örfe istinat ettiğine göre; İslâm hukuk kaynaklarında onunla ilgili bir nas ve geçmiş fukahâmızda ona dair bir görüş bulamayacağımız tabiîdir. Bu akit rizikolara karşı teminât ve tazmînât esasına dayanıyor. İlk nazarda bunda ğarar (meçhûl üzerine akit) şekli göze çarpıyor. İslâm hukuku açısından bakana göre; sigorta edilen riziko vukûbulmaz ise sigortacının -karşılığında bir şey vermediği için- prim almasının; eğer kazâ meydana gelirse, sigortalının- o kadar prim ödemediği halde, bütün zararı karşılayacak büyük bir meblâğı almasının câiz olmayacağı husûsu akla geliyor. İşte bu sebeplerle; mezkûr akit üzerinde İslâm hukuk âlimlerinin görüşleri farklı olmuştur. Ekseriyetin görüşünde ağır basan taraf; bu akdin haram olması ve kumar gibi kabûl edilmesidir. http://www.hayrettinkaraman.net/kitap/ekonomi/0183.htm VIII. İslâm'da sigortanın haram olduğu görüşüne sebep olan şüphelerin münâkaşası: Sigorta sistemi ve akdi hakkında sağlam bilgiler alabilmek için başvurulması gereken metin ve şerh hâlindeki hukukî kaynaklardan -kendimize ait hiçbir görüş ilâve etmeden- olduğu gibi özetlediğimiz bu kısa malûmatın ışığı altında, bazı muâsır dîn âlimlerine göre, sigorta nizâmının içinde bulunan ve onun dince haram olmasını gerektiren şüpheleri münâkaşa edebiliriz. Birinci şüphe: Sigorta bir nevi kumardır. Cevap: Naklettiğimiz özetler ve bilhâssa sigortanın karşılıklı tazmînat ve yardım gâyesinden ibaret bir eksen etrafında dönüp dolaştığını açıklayan üçüncü madde, bu şüpheyi reddetmek için kafîdir. Zirâ kumar insanın faâliyetleri ve iş ahlâkı için ölüm demek olan bir şans oyunudur. Kur'ân-ı Kerîm onu şeytanın bir düzeni ve tuzağı olarak vasıflamıştır; onunla şeytan insanlar (kumarcılar ve onlarla beraber olanlar) arasına düşmanlık ve kin sokar; onları Allah'ı anmak ve namaz kılmaktan alıkor. (el-Mâide: 5/91) İmdi en büyük içtimâî ve ahlâkî dertlerden biri olan, insanın ilmî ve iktisâdî verim gücünü meflüç hale getiren kumar ile faâliyet sâhasında insanın malı ve canına dokunan kazâların, felâketlerin zararını, elemini parçalayıp dağıtmak için yardımlaşmadan ibaret olan sigorta sistemi arasında ne münasebet vardır; o nerede, bu nerede? Sigorta, vukûu hâlinde -böyle bir tedbir olmasa- isâbet ettiği şahsın bütün gücünü ve servetini silip süpürecek felâketlere karşı sigortalıya güven ve huzur vermektedir. Bizzat kendisi varlığı silip süpüren bir felâket olan kumarda, bu güvenlik ve huzuru bulmak mümkün müdür? Bir şeyi zıddına benzetmek, tam karşısında olanla bir tutmak câiz midir? Üçüncü olarak şunu da ilâve edelim: Geçen özetlerde sigorta akdinin, karşılıklı ödemeye dayanan bir akit olduğunu görmüştük. Bu karşılıklı ödeme her iki tarafa da gerçek faydalar getirmektedir. Bunda, netice itibâriyle sigortacı için kâr ve kazanç, sigortalı için de kazâdan önce güvenlik, kazadan sonra tazmînât vardır. Bu karşılıklı ödeme ve tazmînât kumarda var mıdır? Kumarda kaybedenin, kazanan tarafın kârından istifâdesi nedir? Bu farklar, sigorta akdi içinde varlığı hayâl edilen kumar şüphesini gidermek için kâfidir sanırım. Daha başka farklar varsa da; sözü uzatmak istemediğimiz ve basit bir düşünce ile anlaşılacak kadar açık olduğuna inandığımız için onları geçiyoruz. Ayrıca kumarın haram olmasının şerî âmili yalnızca iktisâdî değildir ki, karşı çıkanlar, bu ikisini yalnızca mâlî karşılık ve ihtimal unsuru bakımından mukâyese etsinler. Din yönünden kumarın haram olmasının birinci derecede âmili -Kur'ân-ı Kerîm'in işâret ettiği gibi- ahlâkî ve içtimâîdir. İkinci Şüphe: Sigorta kumarlı yarış ve müşterek bahis kabîlindendir; bu da -sigortaya şâmil olmayan- bazı şekilleri müstesnâ dince yasaklanmıştır. Cevap: Önceki şüpheyi cevaplandırırken bu şüphe de aydınlanmış oldu. Kazancını yarışa bağlıyan kimse, kumarcı gibi tesâdüfe ve şansa dayanmaktadır: Ayrıca bu da kumarcı gibi, yarış yüzünden vaktini israf edebilir ve iktisâdî faâliyetini sekteye uğratabilir. Yarış ile sigorta arasındaki farklılığın en açık olanı şudur: Yarışın, ne bir şahsın yardım maksadıyle yüklenmesi ve ne de zararın dağıtılmasına yardımcı olunması yoluyla, "insanın üretici iktisâdî hayatına ârız olan tehlikelerin zararlarını tâmir" ile hiçbir alâkası yoktur. Yarış, üzerine para bağlayan kimselerden herhangi birisine, sigortanın netice olarak -doğrudan doğruya- verdiği huzur ve niyeti verebilmekten de uzaktır. Bütün bunlar da ikinci şüpheyi ortadan kaldırmaya kâfîdir. Üçüncü Şüphe: Sigorta akdinde ve bilhâssa hayat sigortasında Allah'ın kudretine meydan okuma mânâsı mevcuttur. Cevabımız: Bu şüphe, sigorta sisteminin ve -hükümlerini kanunların tanzîm ettiği akitleşme ile yürüyen- tatbikâtının esası hakkında bilgi almak için, asıl kaynaklara inilmemiş olmasından doğmaktadır. Yukarıdaki özetlerden anlaşılmış olacağı üzere; sigorta -onu kadere meydan okuma sayanların zannettikleri gibi- sigortalanan kazânın vukû bulmayacağının teahhüdü demek değildir; deliden başkası, ne kendisinde ne de başkasında böyle bir kudretin varlığına inanmaz. Sigorta, vukûbulduğu takdirde kazânın meydana getireceği zararları tazmin etme teahhüdünden ibârettir. Sigorta, yalnız başına taşıyamayacağı bu zararları sigortalı ferdin omuzundan, -son derece hafifliyeceği için hiçbirinin hissetmiyeceği- ferdler topluluğuna kaydırmaktır: Bu yardımlaşma yoluyla tâmir ve telâfi için en iyi misâl, yüksek binaların üzerine yerleştirilen yıldırım siperidir; sigorta buna benzemektedir. Mühendisler bu yıldırım siperlerini, sahiplerinin gözlerinden esirgedikleri değerli yapıların üzerine, birbiriyle çarpışan bulut kümelerinin, tehlikeli elektrik şerâresini (yıldırım) atmasını önlemek için yerleştirmiyorlar. Çünkü bu önleme -bulutların ayaklanmasını kontrol altına alamayacak olan- mühendisin elinde değildir. Bu teknik âleti oraya yerleştirmekten maksad, onun yıldırımı karşılaması, yolunu değiştirmesi, onu kendi vücudundan geçirerek sönüp tükeneceği, tehlikesinin ortadan kalkacağı, kabri durumunda olan bir çukura götürmesidir. Sigorta sistemi ve tekniğinin îcâdına ait temel fikir budur. İmdi burada -düşünenlere göre- Allah'ın takdirine meydan okuma diye bir şey var mıdır? Bu gerçekte, Kur'ân'ında "iyilik ve takvâ üzerine yardımlaşın, günah ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayın" (el-Mâide:2/5) buyuran Allah Teâlâ'nın emrini yerine getirmekten ibaret değil midir? Hattâ, Kur'ân-ı Kerîm'in "musîbet" dediği ölüm 6, bu nevi yardımlaşma ile neticelerini tâmir ve telâfîye, diğer felâketlerden daha lâyık olmaz mı? * Dördüncü Şüphe: Sigorta meçhul bir unsur ihtivâ etmektedir. Medenî kanun onu böyle saymıştır (ğarar). Unsurlarından birisi meçhul olan alış-verişi (bey'ul-ğarar) İslâm menetmiştir; çünkü Rasûlullah (s.a.v) bu türlü alış-verişi yasak etmiştir; sigorta da bu hükme tâbidir. Cevap: Bu şüphe fıkha âittir. Arapçada ğarar tehlike, riziko, şans oyunu mânâsına gelir. Burada ğarardan maksad -aslında karşılıklı bedeller ile neticesi belli bir değişme yolu olarak dînin kabûl ettiği bey'in (alış-veriş vb.)- kumar ve müşterek bahis gibi şansa bağlı, rizikolu bir akit hâline gelmesi, iki taraf için karşılıklı ödeme ve değişme değil de, tesadüfe göre bir taraf için kazanç diğer taraf için ziyân olmasıdır. Hz. Peygamber (s.a.v)in yasakladığı ğarar alış-verişine tatbik ederek menettiği alış-veriş nevileri üzerinde düşününce, hadîste geçen "ğarar"dan maksadın ne olduğunu açıkça anlarız. Ğarar cümlesinden olarak Rasûlullah (s.a.v) cins erkek develerin -henüz doğmamış- nesillerinin (madâmîn) satışını yasak etmiştir. Kezâ cins dişi devlerin henüz doğmamış yavrularının (melâqîh) satışını menetmiştir. Deniz avcısının ağından bir atışta çıkacak olan balığın, kara avcısının tuzağına düşecek olan hayvan veya kuşun satışını yasak etmiştir. İnci avcısının bir dalışta çıkaracağı incinin (ne çıkarsa çıksın şu kadara şeklinde) satışını yasak etmiştir. 7 Hastalık, böcek vb.den kurtulmuş mahsûl belli olmadan, ağacı üzerindeki meyvanın satışını menetmiş ve "Allah meyvayı vermez ise kardeşinizin parasını ne karşılığında alacaksınız" buyurmuştur. 8 Bütün bu yasaklar, ğarar mefhûmunun tatbikâtından ibarettir. Hepsinin aslî vasfı birdir ve maksadın ne olduğunu göstermektedir. Bu düşünceye dayanarak fukahâ, teslimi mümkün olmayan -yâni satıcının sattığı şeyi teslim ederek aynî icrâyı yapamıyacağı- şeylerin satışında akdin kurulmuş olmayacağını (ademu'l-in'ikad) karara bağlamışlardır. Gökteki kuş, sudaki balık gibi, akit esnasında meçhûl olmayıp tâyin ve tahdîdi mümkün bulunmakla beraber, avlanmadan yakalanmaları mümkün olmayan şeylerin satışı bu kabildendir; çünkü yakalanacakları kesin olmadığından bu satışta ğarar vardır. İnsanın hiçbir tasarruf ve işinin, tabiî ölçüler içinde kalmak şartıyle ihtimâl, riziko ve tehlikeden tamamen uzak kalamıyacağı, bütün mezheblerin benimsediği açık bir gerçektir. Hayatın ihtiyaçlarını temin etmek ve kazanmak için peşinden koşulan ticaret, zirâat ve diğer işler, tasarruflar da tehlikeye marûzdur. Bunları yapanlar bir ölçüde tehlikeyi, zarar ihtimâlini göze alırlar; bu, eşyanın tabiatı îcâbı böyledir. Bunu gözönüne alarak - bir kısımını açıkça ğarara bağlamak sûretiyle, diğerlerini de bu ilkeyi uygulayarak Hz. Peygamberin (s.a.v) yasakladığı- tasarruflar üzerinde düşünürsek hemen anlarız ki, yasaklanan ğarar; karşılıksız olarak bir tarafın kazancını, diğer tarafında zararını şansa bağlaması bakımından, akdi kumar hâline getirecek derecede tabiî sınırları aşan, aşırı neviden olandır. Geçen örneklerde görüldüğü gibi bunlar, tamamen vehim ve uzak ihtimâl esaslarına dayandığı için iktisâdî tasarruflara temel olamıyacakları tabiîdir. Sigorta sistemi ve akdini bu ölçüye vurunca, arada büyük farklar buluruz: Sigorta akdinde hemen akit yapılınca gerçekleşen bir karşılık vardır. Hattâ hukukçuların bunu -ihtiyatsız bir şekilde- ihtimâlî akitler içinde saymalarını da ben uygun bulmuyorum. Sonra sigortada ihtimâl unsuru yalnızca sigortacı için bahis mevzûudur; sigorta edilen kazâ meydana gelirse sigortalıya tazmînâtı öder, gelmezse hiçbir şey ödemez. Bunun yanında mezkûr ihtimâl; ancak teker teker sigortaya bağlı akitler ele alındığı zaman vardır; -sigortacının yürüttüğü akitler mecmûu bakımından- sigorta sistemi için böyle bir durum yoktur; çünkü sistem, sigortacı için dahi ihtimâl unsurunu kaldıran istatistik bir esas içinde bulunmaktadır; o kadarı da her akitte bulunabilir. Sigortadaki gerçek karşılık, sigortalının ödediği prim ile elde ettiği teminât arasında bahis mevzûudur. Bu teminât ve teahhüt ise, sigortaya mevzû olan kazânın meydana gelmesini beklemeden, sâdece akdin yapılmasıyle hâsıl olmaktadır; zîrâ sigortalıya güvenlik veren bu taahhüt ve teminat sâyesinde kazânın meydana gelmesi ile gelmemesi -sigortalıya göre- farksız hale geliyor; şöyle ki, kazâ vukubulmazsa malları, hakları ve menfâatleri kurtulmuş oluyor; vukûbulursa alacağı tazmînât onlara yeniden hayatiyet kazandırıyor. Şu halde, sigorta akdinden sonra kazâ ve zararın meydana gelip gelmemesi ona göre eşit oluyor. İşte bu, güvenlik duygusu ve teminattır ve burada gerçek bir karşılık mevcuttur. Şu da var ki fukahâ, ne kadar büyük olursa olsun kefâlette ihtimâl unsurunu kabûl etmişlerdir. Onların açık ifadelerine göre; kefâlet mevzûu meçhul olsa dahi kefâlet sahihtir. Meselâ birisi diğerine "filân ile iş yap, onun sana karşı borçlu olacağı bütün haklara ben kefilim" dese kefâlet sahihtir; gelecekte borcunun hâsıl olup olmayacağı ihtimâle bağlı bulunduğu ve miktarı meçhul olduğu halde bu böyledir. Uygun bir şart ileri sürüldüğünde, kefâletin sırf rizikoya bağlanmasının da sahih olacağını açıklamışlardır: Meselâ bir kimse alacaklı olan şahsa, "sana borçlu olan filân kimse iflâs ederse veya şu ayda ölürse yahut da yolculuğa çıkarsa ben onun kefiliyim" dese bu sahihtir. (Bak. İbn Âbidîn, Raddü'l-muhtar, Kitabu'l-kefâle, Matlab el-Kefâle bi'l-mâl.) Şu hale göre eğer sigortada meçhul unsur (ğarar) var ise bu dînin menettiği değil, kabûl ettiği nevidendir. "Temînat bedel karşılığında alınacak bir mal değildir" denirse buna da şu cevabı veririz: Güvenlik hayatın en büyük meyvasıdır. Allah Teâlâ "... Onları doyuran ve korkudan emin kılan şu Kâbe'nin Rabbine ibâdet edin." (Kureyş: 106/4) buyurarak, Kureyş kabîlesine bunun bir nimet olduğunu ihtar etmiştir. İnsan kendisi, ailesi, hakları ve geleceği hakkında güvenlik ve emniyete kavuşabilmek için en değerli malını ve râhatını sarfeder; yorulur, didinir, olanca gayretini seferber eder. İmdi hangi dînî delîl bunun bir bedel karşılığında elde edilemeyeceğini isbat ediyor. Bu - başka değil- Allah'ın dîni üzerinde keyfî hüküm yürütmektedir. Biz, bütün mezheblerin kabûl ettiği bazı eski akitlerde, güvenlik ve huzura kavuşmak için akitleşme yoluyla mal sarfının câiz olduğuna delîller buluyoruz: İşte bekçilik için kiralama akdi. Burada kiralanan bekçi- bekçilikten ibaret olan bir iş için kiralanmış olsa da- işinin yegâne netice ve semeresi kiralayanın malını düşman veya hayvanın saldırısından devamlı korumak, ona, malı hakkında güvenlik vermekten ibaret oluyor. Bu kiralandığı işi yapan zanâatkârın, hizmetini îfâ eden hizmetçinin, bir yerden başka yere eşya nakli için kiralanan ve nakleden nakliyecinin işine benzemiyor. Bütün bunlar kiralanan kimsenin yaptığı elle tutulur, gözle görülür neticeler veren işlerdir. Bekçiye gelince onun işinde - mal sahibinin elde etmek için harcama yaptığı- güvenlikten başka bir netice ve semere yoktur. Sigorta akdinde de durum böyledir; burada da sigortalı, korktuğu bazı tehlikelerin neticelerinden emîn olabilmek için malından bir kısmını vermektedir. Beşinci Şüphe: Hayat sigortasında bilinmeyen unsurlar vardır; çünkü sigortalı vefât edeceği zamana kadar ödeyeceği primlerin miktarını bilmemektedir; bu durum ise ( meçhul olması) akdin şer'an sahih olmasına mânidir. Cevap: Hanefî fukahâsı, akitlerde yer alan meçhul unsurları (bilinmeyen kısımları), derinliğine inceleme ve nevilerine göre neticelerini birbirinden ayırma husûsunda eşsiz bir dehâ göstermişlerdir. Onlar, başkalarının yaptığı gibi, meçhul unsurun girdiği akitleri, ayırım yapmaksızın bâtıl veya fâsid saymamışlar; aksine akdin icrâsına mâni bir problem hâline geleni ile, icrâda tesiri olmayanı birbirinden ayırmışlardır. Buna göre birinci nevi, akdin yürümesine ve dolayısıyle sıhhatine mâni olan bilinmezliktir (cehâlet). Bunun örneği bir kimsenin diğerine: "Sana, şuna karşılık bir şeyi satıyor veya kiraya veriyorum" deyip de o şeyi tayin etmemesi, yahut da şeyi tayin edip de bedeli veya kirayı tayin etmemesi, karşı tarafın ise, bu bilinmeyen unsur ile beraber akdi kabûl eylemesidir. Sürüden herhangi bir koyunu satması da böyledir; çünkü koyunlar birbirinden farklıdır. Bütün bunlar ve benzerleri sahih olmaz. Çünkü bu bilinmeyen husûsta, iki tarafın delîli eşit hale gelir; bu sebeple hâkim, akdin yürümesine mâni bir problemin içine düşer; zîrâ satıcı ve kiraya veren en kötüsünü vermek, buna karşı en iyiyi almak isterler; her ikisinin de delîli, bir unsurun tayin edilmemiş, meçhûl bırakılmış olmasıdır. Burada bilinmezlik her iki taraf için eşit değerde bir delîldir; akdin yürümesine ve dolayısıyla sıhhatine mâni olmaktadır. İkinci nev'i, ne kadar olursa olsun bu neticeyi doğurmadığı için akde tesir etmiyen bilinmezliktir. Bir kimsenin, muayyen bir bedel karşılığında, diğeri üzerindeki bütün hak ve alacakları hesâbına -miktarını ve nevini bilmedikleri halde- anlaşma (musâlâha) yapması buna örnektir. Bu durumda sulh sahihtir ve borçlar düşer. Bunun sebebi; burada bilinmezliğin mâni teşkil etmemesidir; çünkü hakların sukûtu icrâya muhtaç bulunmadığı halde, sulhun bedeli böyle değildir; o icrâya muhtaçtır, bu sebeple malûm olması gereklidir. Diğer taraftan, neler olduğunu açıklamadan haklarının bir kısmı üzerine anlaşma yapsa bu sahih değildir; çünkü sulhun mevzûuna girmeyen haklar bâkîdir, gerektiği zaman icrâya muhtaçtır, bilinmesi gerekir. Akdin bünyesine giren bilinmezlik hakkındaki Hanefî nazariyesi işte bundan ibarettir. Şâfiîlere rağmen, Hanefîler umûmî vekâletin sıhhatini bu esasa dayandırmışlardır. 9 Yukarıda işâret edildiği üzere, ileride sabit olacak haklar için kefâletin sıhhatini de buna bağlamışlardır. Bu esası, hayat sigortasının primlerine tatbik ettiğimiz zaman, burada bilinmezliğin, engel olmayan neviden olduğunu açıkça görürüz; çünkü vâdesi gelen her pirimin miktarı bellidir; bilinmeyen sadece primlerin toplamıdır; bu ise akit ile tayin edilen müddet içinde ölüm vukûbulunca -ödenen primler az olsun, çok olsun- sigortacının, meselâ sigortalının ailesine, kararlaştırılan tazmînâtı ödemeyi taahhüt ettiği müddetçe icrâya mâni olmaz. Bu içinde neyin ne miktar bulunduğu bilinmeyen bir sandığın muhtevâsının, muayyen bir bedel karşılığında satılmasını sahih gören Hanefîlerin görüşüne uygun düşmektedir. Onlara göre bu bilinmezlik, fazla olmasına rağmen, tarafların anlaştığı üzere akdin icrâsına mâni olmaz; çünkü satıcı, muayyen bedel karşılığında, ne kadar olursa olsun bu malı elden çıkarmayı istemekle bunu borçlanmıştır; satın alan da miktarı ne olursa olsun bunu kabûl etmiştir. Her ikisinin de -açık irâde beyanlarıyla- borçlandırılmaları mümkündür. 10 Altıncı Şüphe: Sigorta şirketleri ihtiyat sermâyelerini fâiz yoluyla çalıştırıyorlar. Hayat sigortasında sigortalı, akit ile tayin edilen zaman geçtikten sonra hâlâ yaşıyorsa ödediği primleri -fâizi ile beraber- geri alıyor; bu ise haramdır. Cevap: Biz, hukûkî bir sistem olması yönünden sigorta üzerinde duruyoruz; sigorta şirketlerinin meşrû veya yasak olan başka iş ve akitleri üzerinde konuşmuyoruz. Kezâ hayat sigortasında, akit ile tayin edilen zaman geçtiği halde, yaşamaya devam eden sigortalının geri aldığı primleriyle beraber fâiz de alması, bir sistem olarak hayat sigortasının zarûrî neticesi ve ayrılmaz vasfı değildir. Bu, akit esnasında ileri sürülmüş bir şarttır; bizzat, sigorta sistemini ayırarak tek başına o şartı mahkûm etmek mümkündür. Burada; bahsimiz bakımından çok önemli bir noktaya dikkat etmek gereklidir: Biz dînin nasları ve esaslarının sigortayı yasaklamayı getirmediğini görünce; -temel fikri ve tekniği itibâriyle meşrû bir faydayı temin eden sistem olması bakımından- onun sahîh olduğuna hükmediyoruz; yoksa, kanun tecviz etse bile, akdi yapanların aralarında kabûl ettikleri her şartın sıhhatine hükmediyor değiliz. Bizzat sistemin meşrû olduğuna hükmetmemizin mânâsı; sigorta şirketlerinin başvurduğu, âdet haline getirdiği bütün iktisadî işlem ve teknikleri, bazı yerlerde ve devletlerde, bazı insanların âdet hâline getirdikleri her sigorta şeklini kabûl etmemiz, meşrû görmemiz demek değildir. Sigorta sisteminin kendisi şer'an sahih olunca; bundan sonra akit esnasında ileri sürülen her şart, sigorta şirketlerinin tatbik edegeldiği her şekil -bizzat sisteme ait- sıhhat hükmünden ayrı olup, İslâm hukukunun akdin şartları ve mevzûu hakkındaki ölçülerine tâbidir. Buna göre ihtivâ ettiği, dînce makbul olmayan bir şarttan dolayı, iki taraf arasında cereyân eden bir sigorta akdinin sahih olmadığına hükmedilebilir. Nitekim İslâm hukuku alış-veriş, kiraya verme gibi meşrû denilen akitleri mübah kılmakla beraber akdi yapanların kabûl ettikleri fakat dînin esaslarına aykırı bazı şartları men etmektedir. Bazen bu memnû şartlar akitleri de iptal etmektedir; bunun mânâsı, nev'i ve mevzûu bakımından bizzat akdin gayr-i meşrû olması demek değildir. Bugün bazı ülkelerde sigorta şirketleri, millet meclisi veya belediye üyelikleri için adaylığını koyan kimseleri, seçimi kaybetmelerine karşı sigorta etmeye başlamıştır. Böyle bir şey İslâm'ın temel prensiplerine ters düşer; fakat bu gibi durumları kabûl etmek, sigorta sistemini şer'an câiz görmenin zarûrî neticesi değildir. 6. "Ölüm musibeti başınıza gelince..." (el- Mâide, 106) (*) Uygulamada hayat sigortasının ölümle bir alâkası yoktur. Belli bir müddet prim yatıran şahıs, müddet sonunda toptan ve perakende yatırdığından çok para almaktadır. Şahıs ölürse parayı vârisleri alır. Şirket bu paraları vekâleten veya ortak olarak alıp meşrû yoldan işletip kârını vermedikçe meşrû olamaz. (H. K.) 7. Muvatta; Büyü', 63 8. Buhârî, Zekât, 85, Büyû', 82; Müslim, Büyû', 49 vd.; Ebû- Dâvûd, Büyû' 22; en- Nesâî, Büyû', 28. 9. Şâfiîler, vekâletin şümûlüne giren şeyler malûm olmadığı delîline dayanarak umûmî vekâleti kabûl etmiyorlar. Hanefîlere gelince; onlar bunu câiz görüyorlar; delîlleri: Vekâleti, müvekkilin bütün işlerine şâmil kılan umûmileştirme, burada bilinmezliğin mahzurunu bertaraf etmekte, engeli kaldırmaktadır; çünkü bilinmezlik, iki tarafın eşit delîller ile ihtilâf edebilecekleri bir problem doğuracağı için, şer'an akitlerin sıhhatine mâni oluyordu. Burada, vekâleti bütün işlere şâmil kılan genelleştirme sebebiyle o mahzur meydana gelmemektedir. Mâlikîler de bu hükümde onlara uymaktadır. Bak. Bidâyetü'l- müçtehid, C. II, s. 253; Molla Hüsrev, ed-Durar şerhul- ğurar, C. II, s. 282-284; Raddü'l-muhtâr, C. IV, s. 399-403; el- Bedâyi' , C IV, s. 3, 23. 10. Raddu'l- muhtâr, C. IV, s. 21 (el- Emîriyye, 1. baskı); ed- Durar, c. II, s. 154 (el- Büyû') (Bize göre hayat sigortasının caiz olmaması "bilinmezliğe" değil, faizciliğe dayanmaktadır. Hayat sigortasında tazmin edilen bir zarar yoktur, ortaklık ilişkisi kurmadan, az verip çok alma amacı vardır. H. K.) http://www.hayrettinkaraman.net/kitap/ekonomi/0204.htm III. Muâsır Fukahânın sigorta akdi mevzûundaki görüşleri: Bu mevzûdaki görüşlerini kısaca veya genişçe neşreden muâsır âlimler ile, görüşlerine muttalî olduğumuz fıkıh bilginlerinin mevzûumuz üzerindeki hükümleri, helâl- haram, câiz - memnû şeklinde farklı olmuştur. Şimdi mutlak olarak câiz görmeyenlerin, tereddüt geçiren veya kayıtlar koyanların, kısımlara ayırarak bir kısmını kabûl, diğerini reddedenlerin ve bütün nevileriyle câiz görenlerin görüşlerini sırayla ve kısaca arzedeceğim. 1. Sigortanın bütün nevilerini mutlak olarak kabûl etmeyenler: Sayıca ekseriyeti teşkil eden bu görüşün sahiplerine göre sigorta akdi haramdır; sigortalının tazmînât alması, sigortacının da prim alması helâl değildir. Bu mevzûdaki delîlleri şudur: Mal üzerine yapılan sigortada, kumara veya haram kılınmış müşterek bahislere benzerlik vardır. Hayat sigortasında Allah'ın kazâ ve kaderine karşı bir cür'et bahis mevzûudur. Müslüman'ın inancına göre ömürler "hiçbir kimse nerede öleceğini bilemez; (Lokmân: 31/34) diyen Allah'ın elindedir. Kim bir başkasına "şu kadar yaşayacağını, eğer daha önce ölürse varislerine muayyen bir meblâğı ödeyeceğini" taahhüt edebilir. Bu söze güvenen ve tazmînât almak için bu esasa göre sözleşme yapan kimsenin de durumu aynıdır. Her ikisi de bu İslâm inancına karşı çıkmaktadırlar.3 2. Bir karara varamayan veya bir kısmı daha ziyâde menfî görüşe meyilli olmakla beraber sigortayı kısımlara ayıranlar: a) Sigorta akdinin hükmü mevzûunda tereddüt geçirenlerden birisi Ezher Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı Prof. Muhammed el- Medenî'dir El- Ehrâm el- İktisâdî dergisi, 15 Şubat 1961 tarihinde çıkan 132. sayısının " Helâl mi haram mı?" sahifesinde, birçok din ve hukuk âlimine, sigorta, senetler ve hisseler hakkında bir suâl tevcih etmiş idi. Prof. Medenî'nin bu suâle verdiği cevap şudur: "Hayat sigortası, senetler ve bankalar ile muâmele gibi mevzûların, bir kişinin fetvâsına bırakılmaması gerekir. Yapılacak şey bu iş için, çeşitli yerlerden iktisatçı ve âlim, fikir sahibi uzmanların toplanması ve bunların meseleyi enine boyuna incelemeleri, üzerinde birleşecekleri bir görüşü ortaya koymalarıdır. Ancak böyle bir görüş, ulemâ arasında meşhur olan "haram olduğunda ittifak vardır" görüşünün karşısına çıkabilir. Aksi halde hak daima şu iki görüş arasında bölünecektir: aa) Nakle dayanan ve meşhur olan görüşe uyarak haram diyenler; ab) Terakkîye ayak uydurmak ve kolaylık sağlamak için mübahtır diyenler." Ben derim ki: Bu ve benzeri meseleler için bir hukuk meclisinin toplanması, bir fıkıh enstitüsünün kurulması, dînî hükmün bu meclisten - ittifakla veya ekseriyetin görüşü olarak- ilân edilmesi bizim de temenni ettiğimiz bir husûstur. Fakat uzun zamandan beri dâvâsını güttüğümüz bu meclisi toplama mevzûunda mesul kimdir? Halk, gösterdiği yoldan gideceği bu rehberin doğumunu, daha ne kadar bekleyecektir? b) Menfî görüş ağır basmakla beraber sigortayı kısımlara ayıranlardan birisi de büyük üstad, allâme, Prof. Muhammed Ebû- Zehra'dır (Allah onu korusun ve yaygın faydasını devam ettirsin!) Üstad, el- Ehrâm el- İktisadî dergisinin zikri geçen sayısında bir açıklama neşretmiş ve şöyle demişti: "Kazâya uğradıkları zaman tamir edilmelerini sağlamak için; meselâ arabaların sigorta ettirilmesi haram değil ise de, bu iş gönlüme yatmamaktadır. Hayat sigortası ise bir nevi kumardır; çünkü bir şahıs bir kısım mal verir ve ölürse, hangi hakla- kararlaştırılan- meblâğın tamamını talep edebilir? Sigorta müddetinin sonuna kadar yaşarsa, bu takdirde hem verdiğini geri alacak hem de fazlasını alacaktır ki bu fâizdir." c) Müslüman Gençler Cemiyeti'nin genel sekreteri Prof. Ahmed eş- Şerbâsî'nin görüşü de buna yakındır; çünkü mezkûr suâle verdiği cevaptan çıkan hüküm şudur: Sigorta sistemi fâiz esasına dayanırsa haramdır. Bu hükmün sebebi, bilhâssa fertler için kaybı ve aldanmayı, sigorta şirketleri için de çığ gibi büyüyen servetleri sağlayan - sigortadaki- meçhul ve zaptı mümkün olmayan unsurdur. Eğer fâize dayanan sistemden - ki ona göre sigorta da buna dâhildir- derhal kurtulmak mümkün olmuyorsa bu, zarûret hâli olarak kabûl edilir, geçici olarak kullanılır, bununla beraber ondan kurtulmak için çalışmak farz olur. 3. Fâizle alâkası bulunmamak şartiyle ve karşılıklı yardımlaşma esasına dayalı oluşunu gözönüne alarak, sigortayı bütün nevileriyle câiz görenler: Bildiğimize göre Prof. M. Yusuf Mûsâ ile aynı mevzûda bize tebliğ sunacak olan Prof. Abdurrahman İsâ da bu grup içinde yer almaktadır. Prof. M. Y. Mûsâ, el- Ehram el- İktisadî dergisinde neşredilen suâle şu cevabı vermiştir: Sigorta bütün nevileriyle cemiyete fayda getiren bir yardımlaşmadır. Hayat sigortası, sigortayı yapan şirkete fayda getirdiği gibi, sigortalı için de faydalı oluyor; fâizden uzak oldukça dînî yönden mahzurlu olmadığı kanâatindeyim; şu mânâda ki sigortalı, akitte zikredilen müddet kadar yaşarsa yalnızca ödediğini alır; daha fazlasını alamaz; eğer mezkûr müddet kadar yaşamaz ise sigorta tazmînâtını almak vârislerinin hakkıdır; bu dînen helâldir. Buraya kadar arzettiğimiz şer'î görüşlerde açıkça göze çarpan husûs; bunların birer fıkhî inceleme ve araştırma mâhiyetinde olmadıklarıdır: Bunlar sigorta akdi üzerinde sathî bir bilgiye ve izaha muhtaç delîllere dayanan cevaplar, aceleye getirilmiş görüşlerdir; içlerinde, sigorta akdinin gerçek yönünün genişçe incelenmesine dayanan ve buna ait delîllerin, elde edilebileceklerinin tamamına uzanan bir görüş yoktur. Prof. Ahmed Tâhâ es-Senûsî'nin Görüşü: Muâsır âlimlerden yalnız birisi mevzûu, hakkı olan genişliği içinde ele almış ve sigorta ile alâkasını yakaladığı bir fıkhî delîle ağırlık vermiş, onu genişçe açıklamış; hattâ bunu, sigorta mevzûunda kesin bir nas olarak mütalâa etmiştir ki, bu delîl, Hanefî fakıhlerin, mirasın sebepleri arasında zikrettikleri "muvâlât akdi" dir.Müvâlât akdi; nesebi meçhul bir kimsenin, nesebi bilinen bir şahsa "sen benim velimsin; suç işlersem tazmînâtımı ödersin, ölürsem vârisim olursun" demesidir. Burada geçen tazmînât (akl) kazarâ işlenen suç karşılığında ödenen mâlî bedeldir. Bu değerli âlim Ahmed Tâhâ es- Senûsî, şer'i müvâlât akdini ve bunun kıyas yoluyla sigorta akdinin sıhhatine delâletini derinliğine ve genişliğine, ehliyetle incelemiş, mevzûun esaslarını ortaya koymuştur. Üstad, el- Ezher dergisinin 1373 hicrî yılı, 25. cilt, 2. ve 3. sayılarında geniş bir araştırma neşretmiş, bu araştırmasında - aşağıda özetleyeceğimiz- şu neticeye varmıştır: a) Müvâlât akdinin, mirasçı olabilmek için kâfi bir sebep olup olmadığı tartışmalı ise de, bunun sıhhatini ve mirasa sebep olmasını, yüce sahâbe fukahâsından büyük bir grup kabûl etmiştir; bunlar: Ömer, İbn Mes'ûd, İbn Abbâs ve İbn Ömer'dir.( Allah cümlesinden râzı olsun.) Ebû Hanîfe ve tâbileri de koydukları bazı sınır ve şartlar içinde onu kabûl etmişlerdir. Bu mevzûdaki dayanakları, Temîm ed- Dârî'nin (r.a.) rivâyetiyle sâbit olan sünnettir. Bunlar mezkûr sünnetten, adına " velâu'l-muvâlât" dedikleri münâsebetin sâbit olacağı anlayışına varmışlardır; mamafih diğer müctehid imamlar bu anlayışta onlara muhâlif kalmışlardır. Şu halde bu hüküm, İslâm hukukunda mûteber olan bir mezhebin görüşüdür ve İmam Serahsî, el- Mebsût isimli eserinde bu hükmün delîlini geniş bir şekilde açıklamıştır. b) Mezkûr muvâlât akdi, akdi yapan iki taraf arasında hukukî bir bağ meydana getirmektedir. Bu bağın dayanağı, bir şahsın, kazâ yoluyla diğer şahıstan meydana gelecek olan suçun mâlî neticesini borçlanması ve karşılığında, bu şahıs varissiz ölürse ona birinci şahsın vâris olmasıdır. c) "Velâu'l- muvâlât" adı verilen hukuki bağı doğuran muvâlât akdi, Fransızların "assurance de responsabilité" dedikleri "mesuliyet sigortası" nın canlı bir örneğidir. Profesör Senûsî, daha sonra, muvâlât akdi ile mesuliyet sigortası akdinin unsurlarını; akdi yapanlar, sigortalının hak edeceği tazmînât, sigortacının alacağı bedel, sigorta sâyesinde hâsıl olacak fayda yönlerinden ele alıp inceliyor; öyle ki bu inceleme, eski olan "dîni muvâlât akdi" ile yeni olan hukukî "mesuliyet sigortası" akdinin birbirine kıyas edilmesinin sağlam esaslara oturduğunu gösteriyor. Prof. Senûsî, bu kıyasa karşı ileri sürülebilecek îtirâz ve şüpheleri de tasavvur ederek; uygun cevaplarını birer birer vermiştir. Profesörün araştırması; gerek akde bağlı olan ve gerekse haksız ( zararlı) fiilden doğan mesuliyet sigortasına aittir. Mesuliyet sigortası, üç esas sigorta nev'inin birisidir. Diğer iki nevi ise "mal sigortası" ve "şahıs sigortası"dır. Profesörün araştırması bu iki nevi sigortayı ihtivâ etmiyor; çünkü İslâmî muvâlât akdi ile aralarında tam benzerlik bulunan, mesuliyet sigortasıdır. Şahsî bilgime göre; sigorta akdi etrafında ileri sürülen muâsır fıkhî görüşlerin hülâsası bundan ibarettir. 4 Hukukçuların, dînî yönden sigorta akdi hakkındaki görüşlerini -aralarında bunu açıklamış olanlar bulunmasına rağmen- burada ele almamış olmam tabiîdir; çünkü İslâm hukuku âlimleri (fukaha) dînî meselelerde onların görüşlerini -ihtisasları dışında kaldığı için- delîl olarak kabûl etmiyorlar. 3. Bu " mutlak olarak haramdır" diyenlerin içinde eski Mısır müftüsü Hanefî, allâme Muhammed Bahît el- Mutî'î de vardır. Allâme İbn Âbidin'den sonra sigorta mevzûunun en eski araştırıcısı odur. Osmanlılar zamanında Anadolu'dan kendisine bu mevzûda bir fetvâ sorulmuş, o da buna bir Risâle (Mısır, Nil Matbaası, (1324/1906) ile cevap vermiştir. Merhûmun cevabının özeti şudur: İslâm'a göre malların tazmin edilmesi iki yoldan birisi ile olabilir: 1. Kefâlet yolu; 2. Tecâvüz ve itlâf yolu. Sigorta akdi kefâletin şartlarını taşımıyor. Öte yandan sigortalı malın helâk ve zâyi olması, sigorta şirketinin haksız bir fiili (tecavüzü) ile de olmamıştır. İmdi sigortalı mal zâyi olunca tazmînâtı sigorta şirketine yüklemeye imkân yoktur; çünkü İslâm'a göre ödetme şartları gerçekleşmemiştir. Merhum bundan sonra, araştırmasında hiç işâret etmemekle beraber, İbn Abidîn'in yolundan yürüyor ve şöyle diyor: Bu fâsid bir akittir; bunda sigorta şirketi veya yabancı sigortacı, İslâm'a göre borçlu olmadıkları bir şeyi borçlanmaktadırlar. Sonra şu neticeye varıyor: Sigortacı, zâyi olan malın bedelini İslâm ülkesinde değil de yabancı ülkede verirse, müslümanın bunu alması helâldir; çünkü bu bir harbinin malını, hiyânet ve zulüm olmaksızın, rızâsiyle, yabancı ülkede almaktan ibarettir; başka durumlarda almak helâl değildir... Merhûmun, mevzûu ele alış ufku oldukça dardır. 4. Bu tebliğimi sunduktan sonra, İslâm hukuku haftasına katılanlardan ve Mısır hâkimlerinden muhterem Mahmud- el- Melkâvî'nin bana bildirdiğine göre; Kahire'de çıkan Baro Dergisinde bundan yirmi yıl önce, Mısırlı âlimlerden birisinin kısa bir açıklaması neşredilmiş; bu açıklama, İslâmî muvâlât akdinin yeni ortaya çıkan mesuliyet sigortasının câiz olduğuna delâlet ettiğini teyit etmekte ve Prof. Senûsi'nin görüşü ile birleşmektedir. http://www.hayrettinkaraman.net/kitap/ekonomi/0188.htm Sigorta Üzerine - 1 İslâm yardımlaşma ve dayanışmayı kimi yerde farz kılan, kimi yerde teşvik eden bir dindir. Bir kimse malında ve canında bir zarara uğradığı zaman bu zararın mümkün olduğu kadar telafi edilmesi, kaybın yerinin doldurulması ve bu bakımdan insanların güvence içinde yaşamaları İslâmın genel ilkelerine ve özel hükümlerine uygundur. İslâmın razı olmadığı, yasakladığı husus, primli sigortacıların yaptıkları gibi insanların güven duygusunu istismar ederek haksız kazanç sağlamaktır. Buna karşı İslâm alimlerinin formülleştirdikleri sigorta şekli "üyelik sigortası"dır. Bu sigortada kurum, yardımlaşmanın aracı ve aracısıdır ve hizmetin bedelini (hizmeti ne kadar bir bedeli hak ediyorsa onu) alır. Sigortalıların ödedikleri meblağ onların hesaplarına kaydedilir, yan şirketler ve işler yapılarak nemalandırılır, hasarlar ve zararlar nemalardan ve anaparadan ödenir, geri kalan sigortalının parasıdır, istediği zaman sistemden çıkar ve artan parasını alır. Türkiye'de halen uygulanan primli sigortada sakıncalı olan taraflar: a) Primlerin sigorta şirketinin malı olması ve verilen hizmete nisbetle büyük meblağların alınmasıdır (fahiş kazanç), b) Toplanan primlerin faizcilik yoluyla nemalandırılması ve nemaların da sigorta şirketine ait olmasıdır. Bildiğim kadarıyle bir sigorta şirketi (en son kurulanı) mevcut sigorta kanununun bir imkanından yararlanmakta, hasar yapmayan sigortalının bir sonraki sigorta akdinde priminden indirim yapmak suretiyle -bir mânâda- önceden ödediğini onun (sigortalının) namına kısmen muhafaza etmiş gibi olmaktadır. Bizce yapılması gereken, kanunda gerekli değişiklik yapılarak veya özel bir kanun (yahut kararname) çıkarılarak üyelik sigortasına imkan tanınmasının sağlanmasıdır. Sigortaya cevaz verenler bunu, tazmin sorumluluğunun (güvence vermenin) bir bedel karşılığında akde konu olabileceği esasına veya mevcut primli sigorta şirketlerinin de sonuç olarak sigortalıların kendi aralarındaki dayanışmalarına aracılık ettiği (bu manada üyelik sigortası gibi olduğu) anlayışına (yorumuna) dayandırmaktadırlar. Şirketin meşrû olmayan yollardan primleri nemalandırması ve ödediği hasar dışında kalan meblağın büyük (fahiş) olması hususlarını caiz görmüyorlar, ancak bunlarsız da sigortacılık yapılabilir diyorlar. Sigorta kumara veya müşterek bahise benzemez. Hem şekil, hem de amaç bakımından arada önemli farklar vardır. Sigorta Allah'ın iradesine karşı yapılmıyor; yani sigorta akdini yapanlar bu akit sayesinde Allah'ın iradesini sınırlamıyor, olacağın önüne geçeceklerini söylemiyor ve bunu amaçlamıyorlar. Sigorta akdi yapıldığı halde Allah'ın muradı yerine gelir, bundan sonra sigorta akdi devreye girer ve hasıl olan zarar, hasar mümkün olduğu (veya üzerinde anlaşma yapıldığı) ölçüde telafi edilir. Bunda tevekküle, Allah'ın iradesine teslimiyete aykırı bir husus yoktur. Sigortalı, primleri yatırırken belli bir müddet sonra daha fazlasını geri alayım diye bunu yapmıyor. Onun amacı, binlerce sigortalının yatırdığı primlerden hasıl olacak büyük meblağ ve bunun neması ile sigortalılardan bazılarının uğradığı zararı ödemek, hasarı tamir ettirmek, hastalığı tedavi ettirmek...tir. Bu bir yardımlaşma ve dayanışma şeklidir, az verip çok alarak para kazanma akdi değildir ve bu bakımdan faizle alakası yoktur. Sigortacının (mevcut primli sigortada) verdiği hizmete nisbetle büyük kazançlar sağlaması fahiş kazanca girdiği için caiz değildir. Sigortalı fahiş gelir sağlayan değil, fahiş bedel veren olduğu için -islâmî sigortalar kuruluncaya kadar- müslümanların, mevcut sigorta şirketlerinde -hayat sigortası dışında kalan konularda- sigortalı olmaları (sigortacı değil) zarureten caizdir. İmkan bulanlar mevcut sigortacıları desteklemiş olmamak için kendi aralarında özel üyelik sigortaları oluşturabilirlerse bu şüphesiz daha evladır ve tercih edilmelidir. Sigorta Üzerine - 2 Sıradan bir insanın mutluluğu, içinde bulunduğu halde ve gelecekte temel maddi ve manevi ihtiyaçlarının sağlanmasına/sağlanma ihtimaline bağlıdır; insanoğlu bundan emin olmadıkça huzurlu ve mutlu olamaz. İnsanın bu güvenlik ihtiyacını keşfeden kapitalizm, primli sigorta sistemini icad ederek tatlı bir gelir ve sömürü kapısı açmıştır. Fıtrata (insanın tabiat ve yaratılıştan gelme özelliklerine) uygun bulunan, Allah tarafından böyle takdir ve tanzim buyurulan İslâm ise mezkûr güvenlik ihtiyacını şu şekilde düzenlemiş ve karşılamıştır: a) İslâm toplumunun bütün mensupları, asgari bir hayat şartı ve geçim imkânlarının temini bakımından toplumun ve devletin sigortası altındadırlar. b) Kamu yararına borca girmiş bir kimsenin borcu, zekât gelirinden ödenir. c) Kasdî olmayan öldürme, sakatlama ve yaralama durumlarında gerekli tazminat kazayı yapanın dahil bulunduğu "diyet dayanışma gurubu (âkıle)" tarafından ödenir. d) Kişiler mallarına gelecek zarar veya başkalarının malvarlıklarına istemeden verecekleri zarar karşısında üyelik sigortası kurabilirler. Bu sigortaya dahil olanlar riziko durumlarına göre havuza belli bir meblağ öderler, bu meblâğ üyelerin tamamı adına nemalandırılır, meydana gelecek zarar ve hasarlar bu meblâğdan ve nemasından ödenir, kurum için gerekli masraflar çıkarıldıktan sonra kalan para yine sigortalılara aittir. Belli bir müddet içinde yatırılan para ile bunun geliri hasarları ödemeye kâfî geldiğinde üyeler, yeniden ödeme yapmadan sigortalı olmaya devam ederler. e) Günümüzde mevcut primli sigorta sisteminde sigortacıların yaptıkları işlem usûle uygun olmadığı, toplanan primler gayr-i meşrû (haram) yollarla nemalandırıldığı ve şirket, hizmet bedelini aşan gelirleri kendi hesabına alıp sigortalıdan her yıl yeniden prim istediği için bu sistem meşrû değildir. Müslümanlar böyle bir sigorta şirketi kurup işletemezler. Ancak bir önceki maddede geçen üyelik sigortası tesis edilinceye kadar primli sigorta şirketlerinde sigortalı olarak (sigortacı olmak değil) caizdir. Bu cevazın iki dayanağı vardır: 1. Zaruret ve ihtiyaç. 2. Sigortalıların ödedikleri primler ile kendi aralarında dayanışma yapmış olmaları (sigortalılar bakımından işlemin buna raci olması). http://www.hayrettinkaraman.net/yazi/laikduzen/1/0106.htm Sigorta şirketi: İnsanoğlunun mutluluğu üzerinde güvenlik duygusunun büyük payı vardır. Malı, canı, değerleri üzerinde kaygısı, ve korkusu olan kimse huzurlu ve mutlu olamaz. hiçbir tedbir almadan Allah'a tevekkül bazı havâssın hâli ve kârı olabilir; ancak Rasûl'ün ümmetine tavsiyesi tedbirdir. Sigorta da tedbirlerden biridir. Ancak sigorta, insanların istikbal endişesini, kaza ve felâkete uğrama korkusunu istismar ederse İslâmın bunu meşrû görmesi düşünülemez. Bilinen üç sigorta çeşidi vardır: Devlet sigortası, üyelik sigortası ve ücretli sigorta.109 a) Bunlardan birincisi İslâmda en kâmil mânada gerçekleşmiştir. İş ve kazanç bahsinde açıklandığı gibi bütün vatandaşların kazâ, felâket, angarya yüklenme ve yoksuluk karşısında devlete (beytü'l-mâle) başvurma hakkı vardır. b) Üyelik sigortası: Meselâ bir iş koluna mensup üyelerin, içlerinden birisi kazâ veya felâkete uğradığı zaman yardım edilmek ezere peryodik bir meblağ vermeleriyle gerçekleşir. Bu da meşrûdur, teşvike değer bir sigorta çeşididir. c) Ücretli sigorta: Bir sigortacının kazâ, yangın ve benzeri durumlarda zararı ödemek, bunlar meydana gelmezse hiçbir şey ödememek üzere bir şahısla ücretli sigorta akdi yapmasıyle vücut bulur. Bu şekil bilhassa sigortacının kazancı açısından İslâmî ahkâma aykırıdır; ancak zaruret halinde (diğer sigorta nevileri bulunmadığında) caiz olabilir.110 109. Burada taksim "sigorta eden"e göre yapılmıştır. 110. Geniş bilgi için bak. Hayreddin Karaman, İslâma Göre Banka ve Sigorta, İst, 1977. http://www.hayrettinkaraman.net/kitap/helalharam/0073.htm IV.Din âlimleriyle hukuk âlimlerinin sigorta sistemi mefhumu üzerinde farklı görüşlere sahip olmalarının sebepleri: Din âlimleri ile hukuk âlimlerinin, sigorta sistemi mefhumu üzerinde birleşmemiş olmaları, onun hükmünde farklı görüşlere sahip olmalarının temel sebebidir: "İslâmî bakımdan sigorta akdi hakkında hukukçuların açıkladıkları görüş ile; mutlak olarak sigortanın haram olduğunu söyleyen muâsır İslâm ulemâsının görüşü neden birbirine ters düşmektedir?" suâline cevap bulmamız bakımından dikkatimizi çekmesi gereken bir noktaya işâret etmeyi faydalı buluyorum: Sigorta sistemi deyince hukukçuların zihinlerinde şekillenen mefhum şudur: Meydana gelen zararın yalnızca felâketzedenin omuzlarında kalması yerine, sigortalıların ödedikleri primlerden -toplanan maldan- ödenen tazmînât yoluyla bütün sigortalılara dağıtılmasını ve böylece; felâket ve kazâların zararının hafifletilmesini gâye edinmiş, karşılıklı taahhüt ve yardımlaşmaya dayanan bir sistem... Ve hukukçular şöyle diyorlar: İslâm'ın, içtimâî ve iktisadî hayatın nizâmlanmasına ait bütün kanunlarının hedefi, hak ve vazifede, mutlak mânada karşılıklı yardımlaşma ve kefâlet esasına dayanan bir toplum meydana getirmektir. Buna göre sigorta akdi ve sistemi; İslâm dînindeki bu yüce hedefe aykırı değildir. Sigorta sisteminin haram olduğuna fetvâ veren âlimlerin zihinlerinde teşekkül eden mefhuma göre ise sigorta, bir nevi müşterek bahistir ve kumardır; kâr daima, kumarda oyunu idare edenin yerini alan sigorta şirketine ait olur ve onun içine, işleminin hep içinde bulunan fâizi de katar. Sigorta sisteminin dayandığı esas iki gruba göre birbirinden bu kadar farklı olunca; hükümlerinin de o nisbette birbirine ters düşmesi tabiîdir. Kanâatime göre sigorta sisteminin dayandığı bu esası kesin ve açık olarak ortaya koyarsak ve bu açıklık içinde sistemin gerçek gâyesi aydınlığa çıkarsa, bu durum bizi, sigorta hakkında İslâm hukukunun müsbet veya menfî hükmü üzerinde, fukahâ ile hukukçular arasında sağlam bir anlaşma zemînine götürecektir. Burada hüküm, iki gruptan hangisinin sistem hakkında tasavvur ettiği mefhumun doğru olduğu esasına dayanacaktır. Çünkü kanun da kumarı ve kumarlı yarışları yasaklamakta, bunlara ait akitlerin bâtıl olduğunu hükme bağlamaktadır. Hukukçular bu yasaklamada kanuna muhalefet etmediklerine göre; dîne de muhâlefet etmemeleri -en az o kadar- makûl ve tabiîdir. Biz mezkûr açıklığı getirmekle bir yandan fıkıh bilginlerinin kendi aralarında, diğer yandan da onlar ile hukukçular arasında anlaşma sağlamış olacağız. Bu araştırmada yapmak istediğim; -dîne ve vâkıalara dayanan deliller ile desteklenmiş doğruyu bulabilirsem- o anlaşmayı temin etmekten ibarettir. http://www.hayrettinkaraman.net/kitap/ekonomi/0193.htm
Yazdırılabilir Sayfa |
Word'e Aktar |
Tavsiye Et
| Yorum Yaz
|
SON DAKİKA HABERLERİSON YORUMLANANLAR |
||||||||||||
|
Altyapı: MyDesign Haber Sistemi |
||||||||||||||